‘İnsanlar’ gitti ama önce ‘işçi’ sonra ‘dönerci’ dediler

Almanya başta olmak üzere Avrupa’ya göçün yarım asırlık tarihini ve yaşanan dramı M. Frisch’in ünlü “işçi istemiştik, insanlar geldi” sözlerinden daha çarpıcı anlatmak mümkün değil.

Alman medyasında çoğunlukla “dönerci cinayetleri” olarak adlandırılan ve arkasında şoke edici skandalları barındıran gelişmelerle bu sözler tekrar hatırlandı. Almanya’da 2000’den bu yana yaşları 21 ile 50 arasında değişen Enver Şimşek, Abdurrahim Özüdoğru, Süleyman Taşköprü, Habil Kılıç, Yunus Turgut, İsmail Yaşar, Mehmet Kubaşık ve Halit Yozgat isimli 8 Türk ile Türk sanılan Yunanlı Theodoros Boulgarides’in Neonazi bir örgüt tarafından öldürüldüğü, aynı örgütün yabancılara yönelik olarak çok sayıda bombalama ya da benzeri şiddet olaylarına karıştığı, çok sayıda banka soygunu gerçekleştirdiği, örgütün içindeki bir hesaplaşma sonrasında, örgütün önderi konumundaki Beate Zschäpe’nin 12 Kasım 2011’de kendiliğinden polise teslim olması ile ortaya çıktı. Bu cinayetler ne yazık ki Almanya’da ilk değil. Ama 11 yılı aşkın bir süredir cinayet ve bombalama dahil şiddet faaliyetlerine devam eden örgütün bugüne kadar ortaya çıkarılamaması, eylemlerin uzun süre “faili meçhul” kalması, hatta çoğunlukla “Türklerin arasındaki iç hesaplaşmalar” şeklinde kamuoyuna yansıtılması konunun vahametini daha da artırıyor. Özel olarak Türklere yönelik bir cinayet şebekesi olan ve yaşadıkları kentten dolayı “Zwickau Çetesi” olarak da adlandırılan “Nationalsozialistischer Untergrund” (NSU) (Nasyonal-Sosyalist Yeraltı Örgütü) isimli Neonazi örgütü konusunda, örgüt üyelerinin Thüringen Eyalet Anayasa Koruma Teşkilatı ve Federal Anayasa Koruma Teşkilatı ile var olan bağlantılarının niteliği henüz açıklığa kavuşmadı. Bu örgütü bu kadar süre “görünmez” kılan ve hatta eylemlerine destek veren unsurlar ile Alman devleti ya da Alman devleti içinde bazı “derin” odaklar arasındaki legal-illegal ilişkilerin varlığı kadar, bu eylemlerin hedefi Almanyalı Türklerin yaşadığı hayal kırıklığı ve güvensizlik bir başka önemli konu olarak karşımızda.

Türkiye ile Federal Almanya arasında 31 Ekim 1961’de yapılan İşgücü Anlaşması ile başlayan süreç, 50 yıl sonrasında bambaşka bir yapıya ve görüntüye kavuştu. 1961’de 5 bin kişi Almanya Türk toplumu dev bir kitleye ulaştı. Dahası kendi içinde çeşitlendi, gelişti ve Alman toplumunun her alanında var oldu. Ancak Alman toplumunda üreten, bütün mantalite farklılıklarına rağmen başarılı bir ortak yaşamı gerçekleştiren Türkler, tam da kalıcı olmaya başladıkları dönemde Almanya gündeminin en çok tartışılan konularından birisi oldu. Bu tartışmaların fizikî saldırılara, hatta cinayetlere dönüşmesi ise belirgin bir biçimde iki Almanya’nın birleşmesi sonrasında ortaya çıktı. Muhafazakâr siyasi oluşumların genel tartışmalarda, sıradan Alman vatandaşlarını çekmek için popülist bir biçimde kullandıkları Türkler konusu, kısa zamanda aşırı sağcı-ırkçı, Neonazi örgütler tarafından fiili saldırılara da dönüştürüldü. Solingen ve Köln 90’lı yılların başında yaşanan öncü eylemlerdi ama son olmadı ve Almanya’da 90 sonrasında büyük bölümü Türk olan yüzden fazla yabancı öldürüldü.

Almanya’da yaşanan cinayetler sonrasında bu saldırıların muhatabı olan Türklerin neler düşündükleri, hissettikleri ve geleceğe nasıl baktıkları konusu, Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HUGO) ve merkezi Berlin’de bulunan SEK-POL/Data4U tarafından gerçekleştirilen “Almanya’da Irkçı Neo-Nazi Cinayetler: Türklerin Görüş ve Duyguları Araştırması” başlıklı çalışma ile tespit edilmeye çalışıldı. Bütün Almanya’daki Türkleri temsil eden 14 yaşından büyük 1.058 kişilik bir örneklem ile 5-15 Aralık 2011 tarihleri arasında bilgisayarlı telefon yöntemi (CATI) ile 36 soru ile gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları oldukça çarpıcıydı. Ama en önemli olan, Türklerin kendilerine yönelik bu sistemli eylemleri özenle Alman toplumuna mal etmemeleriydi. Türklerin çok önemli bir bölümüne göre (yüzde 78) cinayetler çok küçük/radikal grupların işi olarak görülüyor. “Cinayetleri işleyen bütün Alman toplumudur” önermesine katılanların oranı sadece yüzde 2,30. Bu, Almanyalı Türklerin son derece soğukkanlı, “âkil” ve sorumluluk taşıyan bir tavır içinde olayları değerlendirdiklerini ortaya koyuyor. Ama aynı Türkler, Alman devletine yönelik güven sarsılmasını da net biçimde ortaya koyuyorlar. “Size göre bu cinayetleri işleyenler Alman devleti tarafından desteklendi mi ya da hiç korundu mu?” sorusuna “evet” diyenlerin oranı yüzde 55. Böyle bir bağlantı olmadığına inanan ve “hayır” yanıtı verenlerin oranı sadece yüzde 20,66. Bu sorunun yüzde 24,37 oranında yanıtsız bırakılması da ayrıca dikkat çekicidir.

ENDİŞELİ ‘TÜRKLER’ VE NEONAZİLER

Daha da vahim olanı, Türklerin yüzde 77’den fazlasının, Neonazi cinayetlerin devam edeceğine dair görüşleridir. Türklerin endişeli ve güvensiz oldukları açıktır. Neonazi cinayetlerin devam edeceğine dair yaygın inanca rağmen, olup-bitenlerle ilgili Türklerin hakim duygusunun korku-öfke-üzüntü seçenekleri arasında yüzde 73,88 ile “üzüntü” olması da dikkat çekicidir.

Alman Parlamentosu’ndaki özür açıklamasına rağmen Türklerin Alman politikacılara yönelik güvensizliği, bu konuda sorulan bütün sorularda net biçimde ortaya çıkıyor. Türklerin yüzde 60’a yakın bölümü Alman siyasetçilerin bu özür açıklaması ile konuyu kapatmaya/saptırmaya çalıştıkları, dünyayı ve Türkleri kandırmaya çalıştıkları ya da konuyu örtbas etmek istedikleri görüşündeler. Alman politikacıların bu olaylardan ders çıkardıklarını ve pişman olduklarını düşünenlerin oranı da oldukça düşük bir seviyede kalıyor.

Ancak bütün bu olumsuz tabloya ve güvensizliğe rağmen, araştırmanın belki de en dikkat çeken yönlerinden birisi Türklerin, Almanya’nın ayrılmaz bir parçası haline geldiklerini ve Almanya’da kalıcı olduklarını ortaya koymasıydı. “Bu cinayet serisi sebebiyle Almanya’yı terk etmeyi ve Türkiye’ye geri dönmeyi düşünüyor musunuz?” sorusuna verilen cevaplarda yüzde 9,62’lik kararsız (belki) bölümü dışarıda bırakıldığında Türklerin yüzde 77,38 gibi çok önemli bir bölümünün Almanya’da yaşamaya devam etme iradesi içinde oldukları görülmektedir. “Kesinlikle Türkiye’ye döneceğim” ya da “Türkiye’ye döneceğim” diyenlerin oranı sadece yüzde 9,5 olarak tespit edilmiştir. Yani cinayetleri işleyenlerin önemli hedefleri arasında yer alan Türkleri korkutma, yıldırma ve evlerine dönmeye razı etme stratejisi, Türkler tarafından neredeyse hiçbir şekilde ciddiye alınmamıştır. Dahası en son T. Sarrazin’in de iddia ettiği gibi sürekli olarak “uyumsuzluk” ile eleştirilen Türkler, Almanya’ya ve Alman toplumuna yüzde 75’in üzerinde uyum sağladıkları inancındadırlar. Yani Türkler adeta “daha ne yapalım” dercesine çatışmayı, nefreti ya da korkuyu değil, olanlara rağmen birlikte yaşamayı ön plana çıkarmayı tercih etmektedirler. Ortaya çıkan bu bulgu uyum sorununun, Türklerin yetenekleri, isteklilikleri kadar ve hatta daha çok, Alman toplumundaki ve devletindeki kabulle ilişkili olduğuna dair tezlerin ciddiye alınması gerekmektedir.

“Almanya’da Irkçı Neo-Nazi Cinayetler: Türklerin Görüş ve Duyguları Araştırması” [1] sonuçları, aslında içinde Türklerin de yer aldığı barış, huzur ve uyum içinde bir Almanya için önemli bir kapı da aralamış oluyor. Türklerin en ciddi sorunu, güvenliklerinin sağlanması ve Alman devletine yönelik güvensizliklerinin ortadan kaldırılması gibi görünmektedir. Almanya eğer bu ve benzeri çeteler konusunda hızlı, şeffaf ve sonuca ulaşan bir politikayı ortaya koyabilirse hem Türklere ve diğer yabancılara yönelik saldırılar azalacak hem de Türkler kendilerini yaşadıkları ülkeye ait hissedeceklerdir. Almanya’daki Türklerin iyi niyeti, olgunluğu ve kalıcılığı bu cinayetlerle bir kez sınanmış oldu. Makul politik akıl, artık Türklerin sömürülmesi üzerinden oy kazanma basitliği yerine, Türkleri kazanmayı ve dünyaya daha fazla rezil olmadan huzurlu bir Almanya toplumu yaratmayı gerektirir.

Reklamlar

Avrupa’daki eşcinsel hakları çokkültürlülüğe model olur mu?

Almanya ’da 1961 Anlaşması ile başlayan büyük göç serüveni, tam 50 yılını doldurdu. Almanya ile başlayan süreç diğer ülkelere de yansıdı ve şu an üç milyonu Almanya’da olmak üzere, 5 milyon Avrupa Türkü’nden söz ediyoruz. Bunların çok önemli bir bölümü, yaşadıkları ülke vatandaşlığına geçtiler. Türklerin ‘acı vatanı’ Almanya’daki uyumu konusunda yapılan tartışmalar, özellikle Türklerin kalıcı olması ve kendi içlerinden yeni bir sınıf yaratmalarıyla birlikte başladı. Meşhur “İşçi istemiştik, Türkler insan gönderdi!” sözüne yansıyan dram ve ne Türkiye ne de Almanya’nın geleceği öngörememeleri ve süreci kontrol edememelerine rağmen yarım asırlık geçmiş, genelde olumlu bir tabloyu ortaya koyuyor. Bütün sorun, ihmal ve eksikliklere rağmen son derece farklı mentalitelere sahip iki toplumun Almanya’da buluşması, ciddi sorunlar üretmeden birlikte yaşamaları, hem Türklerin hem de Almanların bir başarısı… Türkler için Almanya, ‘acı’ da olsa bir vatan!

Batı toplumunda alt kültür
1989’da Soğuk Savaş’ın simgesi olan Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan yeni dönem, Türklerin Almanya’daki varlığının özellikle yeni bir kültüralist milliyetçiliği ön plana çıkaran muhafazakâr-popülist politikacılar için ciddi bir sömürü konusu oldu. Türklerin uyumsuz oldukları, gitmeleri gerektiği, zaten işsizlik ve Almanya’daki pek çok sosyal sorunun temelinde yatan asıl unsur oldukları vb. pek çok söylem gündeme geldi. Oysa Soğuk Savaş sonrası dönem, ‘çok kültürlülüğün’ en önemli değer olarak ortaya çıktığı bir dönemdi. Avrupa’nın genelinde bütün alt kültürel kimliklere sonuna kadar kucak açan ve çeşitliliği, çoğulculuğu en önemli değerler olarak kabul eden yaklaşım heyecan vericiydi, fakat muhafazakâr-popülist politikacılar için Huntington’ı haklı çıkarma yarışı varmışcasına bunun ciddi bir sınırı olduğu vurgusu da yapılıyordu. O sınırın adı önce ‘medeniyetler çatışması’, 1990’ların ikinci yarısında önce ‘Leitkultur’ (öncü kültür) kavramıyla çizilmeye çalışıldı. Leitkultur, son derece önemli bir kavram olarak üretildi. Bir ülkenin öncü/temel bir kültürü olduğu ve buna dışarıdan katılanların (yani göçmenlerin) uyması hatta tabi olması gerektiği, aksi halde toplumsal huzurun sağlanamayacağını ileri süren bu görüşü dile getirenler için, özellikle Müslüman göçmenlerle ‘çözümü çok zor’ sorunlar vardı. Bunlar bir türlü ‘entegre’ olmak istemiyordu. O zaman buradan hareketle iki çözüm kalıyordu; ya ülkelerine geri gideceklerdi ya da Leitkultur’e öylesine tabi olacaklardı ki uyum sorunu kalmayacaktı. Bu tartışmalar, 11 Eylül sonrasında daha da kontrolden çıkacaktı. Artık pek çok uzman, İslamofobi rüzgârıyla yelkenleri doldurup “Müslümanlar zaten uyumsuzdur, hatta her biri potansiyel teröristtir, tehdittir ve zaten asla demokratik olamazlardı” diye düşünüyordu. Avrupa’ya İslam ülkelerinden değil, daha kolay entegre olacak yerlerden insanlar getirilmeliydi. Bu konuda son noktalardan birini, Thilo Sarrazin’in ‘Almanya Kendini Tüketiyor’ adlı kitabı koyacaktı. Almanya’da tüm zamanların rekorunu kırarak 1,5 milyon adet satan kitap öz olarak şunu söylüyordu: Almanya batıyor, bunun temel nedeni de Müslüman göçmenler (yani Türkler). Hatta Sosyal Demokrat Parti üyesi olarak eyalet bakanlığı yapmış ve halen bu partinin üyesi olan Sarrazin’e göre, Müslüman göçmenler ‘genetik’ olarak da ‘özürlü’lerdi ve isteseler dahi Batı toplumuna ve Almanya’ya uyum sağlayamazlardı.
Kuşkusuz Almanya’da sadece muhafazakârlar, felaket tellalları ve popülistler yok… Almanya’yı mümkün olduğunca çoğulcu bir toplum haline getirmek isteyen ve bu anlamda Müslüman göçmenleri zenginlik olarak gören çok geniş bir çevre de bulunuyor. Çokkültürlülük aslında Batı toplumlarının büyük çabayla geliştirdikleri bir yaşam biçimi, bir sosyal model. Bütün eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen oldukça güçlü biçimde de yaşanıyor. Fakat buradaki sorun, Angela Merkel ve ona yakın pek çok muhafazakâr politikacının dediği gibi ‘çokkültürlülüğün iflası’ değil, çokkültürlülük içinde Müslümanlara nasıl bir yer verileceğinde ortaya çıkıyor. Yani kadın hakları, zenciler, Protestanlar, Katolikler, ateistler, alternatif yaşamcılar vb. pek çok alanda yaşanan bir çokkültürlülük var aslında. Ve esasen bu tablo içinde Müslümanlar olmasa, hiçbir Avrupalı politikacı da çokkültürlülüğün öldüğünü iddia etmeyecek; zira bu, çoğulculuğun, yani demokrasinin ve diğer bütün önemsenen değerlerin ölmesi anlamına gelir. Bu mümkün değil, Batı’nın yarattığı yaşam biçimi bakımından da büyük bir haksızlık. Kabul etmek gerekir ki Batı’da Müslümanlar konusundaki yaklaşım, onları oldukları gibi kabullenmede yaşanılan sorundan kaynaklanıyor. Yani ‘yeterince asimile edememek’ sorunundan kaynaklanıyor. Bu da çok zor. Hem çokkültürlü yaşam buna imkân vermez artık, hem bu insanlar artık kalıcı ve yaşadıkları toplumun her alanında yer alan asli unsurları, hem iletişim ve ulaşım kanalları kendi kültürel çevreleriyle yakın ilişkilerini besleyerek koruyor hem de çok küçük marjinal gruplar dışında başta Türkler olmak üzere Müslüman göçmenler de onların düşündükleri kadar ‘Müslüman’ değil artık. Her kimlik, kendi içinde çok daha çeşitli ve kozmopolit. Kendilerinden yaşadıkları topluma asimile olmaya hevesli olanlardan kendi değerlerinden asla vazgeçmeyecek olanlara kadar geniş bir yelpazede ciddi bir çeşitlilik var.
Bu anlamda aslında oldukça provokatif ve hatta absürd gelse de ‘eşcinsel model’ üzerinden bir uzlaşıya varılabilir. Batı toplumlarının eşcinsellik konusunda son 50 yılda ortaya koyduğu çaba, son derece dikkat çekici ve örnek teşkil edebilir. Almanya’da eşcinseller için son derece anlamlı olan bir sayı vardır: 175. Bu, 1871’de çıkan Alman Ceza Yasası’nın eşcinselliği suç olarak kabul ederek hapisle cezalandırmayı öngören maddesi. Bugün inanmak zor ama bu yasa maddesi, verilecek cezanın ne olacağına ilişkin tali değişikliklere rağmen ‘eşcinselliği suç sayan’ haliyle 10 Mart 1994’e kadar yürürlükte kalmıştır. Almanya’da eşcinsellik, Nasyonal Sosyalizm döneminde idamla cezalandırılacak kadar büyük bir suçtur. Nazi rejimi sırasında toplama kamplarına yakalarına pembe bir üçgen işaretiyle getirilen ve öldürülen eşcinsel erkek sayısının 80-100 bin, eşcinsel kadın sayısınınsa 10-25 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Fakat yasa 1994’e kadar yürürlükte kalmasına rağmen, eşcinsellerin toplumsal ve yasal konumları son 50 yılda olağanüstü bir hızla geliştirildi. Eşcinseller artık evlenebiliyor, evlat edinebiliyor, vergi indirimlerinden tıpkı diğer evli çiftler gibi faydalanabiliyor. Fakat daha da önemlisi, olağanüstü bir toplumsal kabul de görüyorlar ve kendilerini ifade etmekten hiç çekinmiyorlar. 2001’den bu yana Berlin Senatosu (Belediye) Başkanı seçilen Klaus Wowereit daha ilk konuşmasında, “Bilmeyeniniz vardır belki, ben eşcinselim ve bu da çok güzel bir şey!” diyecek kadar rahattı. Yine Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle de eşcinsel kimliğini saklamayan, gezilerine ve resepsiyonlara erkek sevgilisiyle gitmekten çekinmeyen ünlü politikacılardandır. Bu konuda yüzlerce, binlerce örnek vermek mümkün. Hatta bu konuda güzel bir fıkra da var: Temel, 30 yıldır Almanya’da yaşıyor, 5 yıldır da Alman vatandaşı. Gidiyor polise “Benim vatandaşlığımı alın, ben ülkeme dönüyorum” diyor. Polis “Hayırdır ne oldu?” diyince Temel, “Homolar yüzünden” diyor. Polis şaşırıyor, “Ne oldu tacize mi uğradınız?” diye sorunca Temel şöyle diyor: “Yok, taciz maciz yok ama ben buraya 30 yıl önce geldim; homoluk yasaktı, 20 sene önce serbest bıraktılar, 10 sene önce evliliğe izin verdiler, geçen sene evlatlık ve vergi düzenlemeleri yapıldı. Bu zorunlu hale gelmeden ben gideyim!”

Eşcinsellik nerede duruyor?
İşte tam da bu noktada çokkültürlülük ve özellikle de ‘Leitkultur’ konusundaki tartışmalarda, “Eşcinsellik nerede duruyor?” diye sormak gerekiyor. Aslında ne Alman öncü kültürü içinde ne de eşcinselliği zinhar haram sayan Hıristiyanlıkta eşcinselliğe yer yok. Fakat bu sorun sayılmıyor, Müslüman göçmenin yaşamı sayılıyor. Peki Müslüman göçmenlerin çokkültürlülüğü ‘paralel toplum’ yaşamına dönüştürdüğü, onun için de toplumun genelinden koptuğu ve içine kapandığı iddiasını eşcinseller için düşünürsek ne diyeceğiz? Aslında eşcinseller, kelimenin tam anlamıyla paralel toplumlar yaratıyor ve kendi kafelerinde, barlarında, tatil beldelerinde kendi çevreleriyle yaşıyorlar. Bunun böyle olmasında da, toplumun genel yaşam biçimine ve yasal-idari düzenlemelere uyum sağlanıyorsa, hiçbir sorun yok. Yani çokkültürlülk, eşcinseller bağlamında da Avrupa’nın yaşanan bir gerçeği. Bu gerçekliği ‘uyumsuzluk’, ‘öncü kültüre aykırılık’ olarak gören de pek yok. Müslüman göçmenlerin yaşam alanlarına müdahale konusunda bu kadar hoyrat davranma hakkını kendisinde bulanlar ve onları tam kendileri gibi olmadıkça kabullenmeyen, söz konusu olan Müslümanlar olunca ‘çokkültürlülük çöktü’ diyenlerin tavrı makul biçimde izah edilemez. İşte buradan hareketle Müslüman göçmenler ve Türkler için ‘eşcinsel model’ talebi Avrupalıların en kolay anlayacağı ve çelişkilerini görebilecekleri bir model özelliği taşıyor. Alman yasaları, Türklere eşcinseller kadar alan yaratsa ve Alman toplumu eşcinsellerin hayatlarına gösterdikleri saygıyı Türklerin kendi yaşam alanları için de gösterse, farklılıkları bir dışlanma gerekçesi değil de çeşitlilik ve özel hayatın dokunulmazlığı gibi görse, sorun büyük ölçüde kendiliğinden çözülür. Daha fazlası değil, 50 yıllık oldukça başarılı bir geçmiş ve Alman toplumuna yapılan katkıların karşılığı olarak, Türklere eşcinsellere gösterilen hoşgörü gösterilsin, yeter!

Göçün 50. yılında geriye kalan zihniyet transferleri

Almanya ile Türkiye arasında 31 Ekim 1961’de yapılan işgücü anlaşması ile başlayan ve iki ülkenin ekonomik, sosyal ve hatta siyasal yapısına yansıyan süreç 50. yılını doldurdu.

Anlaşmanın 12. maddesi, Türkiye’den Almanya’ya gönderilecek işçilerin bir yıl için gelecekleri, bunun bir yıl daha uzatılabileceğinden söz ediyordu. Ama gelenler “sadece işçi değil insandı” ve hayatın gerçekleri ortaya bambaşka bir tablo koydu. İşgücü anlaşmasının imzalandığı 1961’de Almanya’daki Türk işçi sayısı sadece 5 bin 193 idi. 1973’te 910 bine çıkan sayı, bugün 3 milyona ulaştı. Bu sayının yüzde 48,5’u Almanya doğumlu ve yaklaşık bir o kadarı da Almanya vatandaşı. 1960’lı yılların “misafir işçi”leri artık her anlamda bambaşka bir sosyal-ekonomik statü içindeler. Türkiye ve Uyum Araştırmaları Vakfı’nın verilerine göre Türklerin Almanya’daki toplam hane sayısı 800 bin ve bunlardan 290 bin hane Almanya’da kendi evinde oturuyor. 14,6 milyar Euro tüketim harcaması yaptıkları hesaplanan Türkler, 44,6 milyar Euro brüt emlak servetine sahipler ve 2,6 milyar Euro yıllık net tasarruf yapıyorlar. Alman milli gelirine 55 ile 90 milyar Euro arasında katkıda bulunuyorlar. Daha da çarpıcı tablo girişimcilik alanında. 1987’de 25 bin 500 Türk girişimci varken, bu sayı sürekli ve düzenli artarak 2010’da 88 bine çıkmıştır. Bu anlamda Almanya’daki Türkler hem çalışanlar hem üretenler, istihdam sağlayanlar, hem tüketiciler hem de yatırımcılar olarak çok yönlü bir katkı sağlıyorlar.

Almanya başta olmak üzere yurtdışına işgücü göndermek 1961’de yapılan 1. Beş Yıllık Kalkınma planında da Türk devletin tasarladığı ve hem işsizliğe çare bulmak hem de sanayinin ihtiyacı olan yetişmiş vasıflı elemanların yurtdışı tecrübesinden yararlanmak gibi nedenlerle önemli bir hedef olarak belirlenmişti. Yurtdışındaki vatandaşlarımızın kendi ailelerine, yakınlarına gönderdikleri işçi dövizleri Türk Maliyesi için uzunca bir süre çok kıymetli bir gelir kalemi olacaktı. 1980’de Türkiye’nin toplam ihracatı 1 milyar dolar civarındayken, gelen işçi dövizinin 5 milyar doları bulması zaten bu gelirin önemini açık biçimde ortaya koyuyor. Yine 70’li yıllarda Almanya’daki Türk kadın işçi sayısı 150 bin iken, o yıllarda Türkiye’nin tamamında sayı 100 bin bile değildi. Ama artık bugün ne Almanya 60’lı 70’li yılların Almanya’sı ne Türkiye ve ne de “göçmen” kavramını net biçimde reddeden, kendilerini en çok da “Avrupa Türkleri” olarak tanımlayan yurtdışındaki Türkler, o günlerin “gariban işçileri”. Almanya’daki Türkler Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin vazgeçilmez bir unsuru, Türkiye’nin AB üyeliği çabasının göz ardı edilemeyecek aktörleri ve toplumlar arasındaki zihniyet transferlerinin taşıyıcıları oldular. 50 yılın sonunda, bütün yaşanan dramlara, eksiklere, yanlışlara rağmen yine de başta ortaya çıkan yeni ve güçlü bir orta sınıf olmak üzere önemli kazanımlar olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bütün bu süreçte belki de en fazla ihmal edilen ise bu insanların Türk toplumu ile Avrupa toplumları arasındaki zihniyet transferinde oynadıkları rol oldu. Zaman zaman göçmenler, ülkeler arasındaki mücadele ya da çıkar-güç ilişkilerinin enstrümanları olarak görüldüler ve kullanıldılar. Bu durum bugün de karşımıza çıkabiliyor. Oysa tam da bu noktada göçmenler üzerinden yapılan bu güç mücadelesinin fazlasıyla abartıldığını ve her halükarda zarar görenlerin göçmenler olduğunu unutmamak gerekiyor. Göçmenlerimizin Türkiye konusundaki hassasiyetleri, destekleri ve vatanseverliği inanılmaz boyutlarda. Ama bu masum ve son derece kıymetli değerler, zaman zaman göçmenlerin asıl sorunlarının göz ardı edilmesinde ve hatta karşılıklı olarak ezilmesinde de önemli rol oynuyor. Daha da önemlisi her biri ayrı bir dram olan göç gerçeğini de göz ardı etmemize neden oluyor. Daha iyi bir hayat için içine girilen macera, pek çok önemsenen şeyin terk edilmesini de gerektirir genelde. Aile bırakılır, arkadaşlar, yemekler, hatta hava-su… Bu anlamda her göçmenin hayatı bir dram ama aynı zamanda bir umuttur.

Almanya ile Türkiye arasında 50 yıllık köprü

Türk göçmenlerin 50 yıla sığdırdıkları ve hem Türk toplumuna hem Alman toplumuna katkıları özel bir önem taşımaktadır. Dönerden “Alman usulü” ödemeye, politika yapım yöntemlerinden kadınların iş hayatındaki yerlerine, ortak, özgün kültür eserlerinden dildeki kazanımlara kadar pek çok konudaki zihniyet transferlerinin zenginleştirdiği yeni bir sosyal hayatın varlığı ele alınmayı fazlasıyla gerektiriyor. Türk göçmenlerin yeni hayatları ve konumları, yarattıkları yeni kimlikler aşağılanmayı değil, tam dersine övgüyü hak ediyor. Yarım asırlık geçmiş plansız, programsız ve göçmenlerin çektikleri büyük acılara, travmalara rağmen neticede son derece başarılı bir süreç olarak nitelenebilir. 3 milyon insan 50 yıldır kendisinden çok başka bir mantaliteye sahip toplumla sorunsuz yaşıyor, yaşadıkları ülkenin kurallarına, yasalarına genel bir saygı gösteriyorsa, bu bile başlı başına yeterlidir. “Entegrasyon” kavramına sıkıştırılmayacak kadar karmaşık olan çoğulcu toplumsal yaşamda pay almaya çalışan Türklerin yeterince sıcak karşılanmadığı da bir gerçek. Ama Türkler daha fazlasını yapıp, Almanya’ya ciddi katkılar da sağladılar, sağlamaya da devam ediyorlar. Bu “gariban insanlar” Türkiye’de demokrasi, insan hakları, sivil toplum, hukuk devleti vb. pek çok değerin taşıyıcısı oldular. Almanya’ya da komşuluğu, içtenliği, farklılığı, aile yaşamı gibi pek çok değer taşıdılar. En önemlisi farklılıkların bir arada yaşayabileceğini ortaya koydular.

Avrupa Türklerinin “Acı Vatan”larındaki hayatları son yıllarda, özellikle 11 Eylül’ün yarattığı yeni atmosferde daha da zorlaştı. Ayrımcı politikaları hedefi haline gelen ve kolaylıkla yaşanan her türlü sorunun müsebbibi, günah keçileri olarak işaret edilen Türkler konusunda ardı arkası kesilmeyen anlamsız popülist ve ucuz politik yaklaşımlar eksik olmuyor. Bunlardan en sonuncusu Sosyal Demokrat Sarrazin’in “Almanya Kendisini Yok Ediyor” başlıklı kitabı ile yaşandı. Sosyal Demokrat Sarrazin’e göre Türkler başta olmak üzere Müslüman göçmenler Almanya’yı, Batı toplumlarını aşağıya çekiyor. Yazar bir adım daha ileriye giderek, bunun tedavi edilemez bir “genetik sorun” olduğundan da söz edebiliyor. Ama işte tam da bu noktada asıl büyük sorunu Sarrazin ya da benzeri kişilerin yazdıkları/söyledikleri değil, Batı toplumlarının bu yazılan deli saçmalarına gösterdiği akıl almaz ilgide görmek gerekir. Sarrazin’in kitabı yaklaşık 1,5 milyon satarak Almanya tarihinde en çok satan kitap unvanını kazandı. Bu durum Almanya’nın ve diğer Batılı ülkelerin gerçek krizlerle karşılaşmaları halinde yabancılar konusunda nasıl bir tepki vereceklerine dair endişeleri de artırıyor.

Göçmenlerin bir başka önemli katkısı Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkilere oldu. 20-30 yıl sonrasında Avrupa’nın aktif, üreten ve güçlü iki ülkesi olacaksa bunlar Almanya ve Türkiye olacak gibi görünüyor. Hatta Almanya’da kısmi bir zihniyet değişimi yaşanabilirse, geleceğin AB’si şimdiki gibi Almanya-Fransa eksenine üçüncü bir hat daha alabilir ve Türkiye, AB için gerçek bir dinamik olarak devreye girebilir. Bu konuda en büyük şans ise Avrupalı, Almanyalı Türklerin varlığıdır.

Türkiye’de Avrupalı Türkler, hiç hak etmedikleri bir küçümsenmeye ve hatta zaman zaman vicdansız bir aşağılamaya tabi tutuldular. Oysa beğenmediğimiz “Alamancılar”, kendi içlerinden müthiş bir orta sınıf yarattılar ve artık Alman toplumunun kalıcı asli unsurlarından birisi oldular. Adına ne dersek diyelim, Alamancı, Misafir İşçi, Avrupalı Türk, Avrupa Türkü, Göç Türkler, Göçmen… Hepsine hem Alman hem de Türk toplumunun teşekkür borcu var… Türkiye’nin Avrupa Türkleri için yapacağı temel şey, onların önlerindeki haksız-hukuksuz bariyerleri kaldırmak, ayrımcılığa uğramalarına engel olmak, eğitimlerine önem vermeleri konusunda teşvikte bulunmak ve onların hak ettikleri saygıyı kendilerine göstermek olmalıdır. Aynı zamanda Türkiye’nin kendi sorunlarını hızla çözerek müreffeh, huzur dolu bir ülke olması, Avrupa Türklerinin en büyük gücü ve motivasyon kaynağı olacaktır.

Avrupa Birliği’nin Orta Asya Politikası: Zaaf mı, Şans mı?

Avrupa Birliği, 1957’de AET olarak kurulduğu yıldan bu yana sürekli kendisini geliştiren ve dünyanın en başarılı uluslar üstü birliği olarak, dünya ekonomisinin % 30’una hükmeden en önemli güçlerinden birisi hâline geldi.

1957’de 6 üye ülkeden 2007’de 500 milyon nüfusa sahip 27 üye ülkeye ulaşan ve yakın zamanda bu sayının 35’e kadar çıkması beklenen AB’nin, siyasi alanda, özellikle de ortak dış ve güvenlik politikaları üretmede yeterince gelişemediği genel kabul görmektedir. AB’nin Orta Asya ile olan ilişkilerinde de bu durum açık bir biçimde gözlenmektedir. Yani AB’nin Orta Asya’ya yönelik ilgisini gösterecek pek çok çalışma olmasına rağmen; ortak, kapsamlı, etkin bir dış politika geliştirdiği söylenemez.

Orta Asya ülkeleri ile bağımsızlıklarını ilan etmelerinden hemen sonra “Ortaklık ve İşbirliği Anlaşmaları” yapan ve genel olarak ilişkileri bu anlaşmalar çerçevesinde ikili düzeyde gerçekleştiren AB, aralarında Orta Asya ülkelerinin de yer aldığı Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi ülkelere yönelik olarak başlattığı TACIS (Bağımsız Devletler Topluluğu Ülkelerine Teknik Yardım) programı ile bölgede etkin olmaya çalışmıştır. AB’nin çeşitli programlar dahilinde beş Orta Asya ülkesine aktardığı mali kaynakların toplamı yirmi yılda 1.5 milyar Avro civarında gerçekleşmiştir. AB’nin oldukça sınırlı bu bütçesi ve yöneldiği hedefler itibari ile Orta Asya’da mücadele içinde olan diğer küresel ve bölgesel güçlerle göre oldukça farklı bir yeri olduğu söylenebilir.

AB’nin yirmi yıllık süreçte Orta Asya konusunda en kapsamlı çalışması, 2007’de yapılan “AB ve Orta Asya: Yeni Ortaklık Stratejisi” (EU and Central Asia, Strategy for a new Partnership) belgesi olmuştur. AB’nin stratejik hedeflerinin “istikrar ve güvenlik” olduğu ifade edilen bu belgede üç işbirliği alanının ön plana çıktığı görülmektedir: 1- Orta Asya’nın istikrar, güvenlik, demokrasi ve refah alanına dönüştürülmesi; 2- Geliştirilmiş ekonomik ilişkilerin, bölgesel ve ikili düzeyde sürdürülmesi; 3- Enerji arzı güvenliğinin geliştirilmesi. Bu çerçevede Dışişleri Bakanları düzeyinde yıllık görüşmeler ile “düzenli bölgesel siyasi diyalog” sürecini başlatan AB, ayrıca “Avrupa Eğitim İnisiyatifi”, “AB hukuk düzeni inisiyatifi”, “insan hakları diyaloğu” ve enerji alanında düzenli işbirliğine stratejik belgesine yer vermiştir. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için eşit düzeyde diyalog, şeffaflık ve çözüm merkezliliği benimseyeceğini açıklamaktadır. Anılan hedefler çerçevesinde yapılacak projelere 2007-2013 yılları arasında AB 719 milyon Avro ayırmıştır. AB’nin bölge konusundaki çıkar tanımlaması, Orta Asya’ya yönelik yaygın jeostratejik-jeoekonomik yaklaşımdan farklılaşmakta hatta büyük ölçüde idealist bir içerik taşımaktadır. AB orta ve uzun vadede “çıkarını” bölgede demokratik değerler, hukuk devleti, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisinin yerleşmesi ile gerçekleşeceğini öngörmekte, yatırımlarını da bu yönde gerçekleştirmektedir.

AB’nin Orta Asya’da politika üretme ve uygulama konusundaki sorunu, sadece AB’nin siyasi kapasitesi ile ilgili değildir. Öncelikle bölgedeki problemlerin karmaşıklığı, Orta Asya’nın bölge içi ve dışı büyük güçlerin ilgi odağında olması, özellikle Rusya’nın hegomonyal gücü, bölge yönetimlerinin otoriter yapıları, bölgenin Avrupa’ya uzak ve kültür olarak oldukça yabancı olması, ABD’nin özellikle 11 Eylül sonrasındaki tavrı ve çok sayıdaki diğer riskler dolayısı ile de AB için Orta Asya’ya yönelik politika üretmenin de, uygulamanın da oldukça zor olduğu genel kabul görmektedir.

AB’nin Orta Asya politikasının bir başka öncelikli alanı ise 2006 yılında, Rusya ile Ukrayna ve Beyaz Rusya arasında yaşanan doğal gaz krizi ile ön plana çıkmıştır. Petrol ve doğalgaz ihtiyacının % 70’inden fazlasını dışarıdan karşılamak zorunda olan AB, kendisi dışında gelişebilecek çatışmalar nedeni ile ciddi sorunlar yaşayabileceğini görmek zorunda kalmıştır. Ukrayna tecrübesinden ve Rusya Federasyonu’nun tehditvar tutumundan son derece rahatsız olan, daha da önemlisi bu ülkeye yönelik güveni sarsılan AB için bugün en önde gelen hedef, Rusya Federasyonu’nun, Orta Asya ve Kafkaslarda diğer petrol ve doğal gaz sahibi ülkeler üzerindeki hegemonyasını azaltmaya çalışmak ve NABUCCO türü alternatif güzergahlar yaratmak olmuştur.

AB’nin Orta Asya politikaları, tipik bir “yumuşak güç” yaklaşımı üzerine bina edilmektedir. AB için Orta Asya’nın istikrarsızlaşmaması ve enerji arzı konusunda güvenliğin sağlanması, yani “istikrar ve güvenlik”, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, sivil toplum gibi değerlerin bölgede yer etmesi, temel ve hatta “yeterli” ilkelerdir. Bu anlamda AB bölgede yönetimler için rahatsız edici olsa da toplum için “sempatik” ancak “yeteneksiz” bir güç olarak algılanmaktadır. Ancak üye ülkelerin farklı politikaları olsa da AB’nin hem doğasından ve sorunlu yapısından kaynaklanan dış politika tavrı, Orta Asya için bir şans olarak da nitelenebilir. AB’nin ısrarla ön planda tuttuğu “ideal ve değerlere” sadık kalması da son derece değerli bir dış politika pratiğidir ve önemsenmelidir. AB’nin bölge yönetimlerini çoğunlukla rahatsız eden, içişlerine müdahale olarak nitelenen hatta bazen ilişkilerin kopmasına neden olan bu ilke-değer temelli politikasından kısa vadede sonuç alması beklenemez. Ancak bu tavrın korunmasının uzun vadede demokratik altyapının hazırlanmasında önemli katkı sağlayacağı bir gerçektir. AB dışındaki güçlerin değerlerden büyük ölçüde arınmış jeostratejik-jeoekonomik çıkarlar çerçevesinde yürüttükleri politikaların “başarısı”nın, orta ve uzun vadede bölge insanına nasıl bir bedele dönüşeceğinin de sorgulanması gerekir. Yani AB’nin bölgedeki politikalarda göreli “başarısızlığı” ve “pasifliği” her zaman bir zaafa işaret etmeyebilir.

AB’nin bazı istisnalar yaşansa da bu güne kadar ön planda tuttuğu ve genelde “etkin” olmayı “ilkeli” olmaya tercih ettiği Orta Asya politikasının dengeli ve özellikle de bölgenin içindeki farklılıkları da gözeterek yeniden yapılandırılması ve güçlü araçlarla donatılması gerekmektedir. Yani “yeteneksizlik” ya da “kapasitesizlikten” değil, “sadık kalınan değerler-idealler” üzerinde kararlı bir dış politik tercih, baskın realist uluslararası ilişkiler yaklaşımının aksine bölgeye ve bölge insanına son derece önemli katkı sağlayabilir. Bunun için AB’nin yapısal ve zihinsel bir değişimden geçmesi ve siyasi bir birliğe dönüşmesi gerekiyor. O zaman AB bölgede daha etkin olacaktır ancak AB’nin bugün bile Orta Asya’da idealler yönünde zihinsel değişime, özgür düşünceye, demokrasiye ve barışa katkısı da küçümsenemeyecek boyutlardadır.

Bütün büyük güçler gibi AB’nin politikalarını da tereddütsüz “iyi niyetli” ve çıkarlardan bağımsız görmemek gerekir. Ancak ilkelerini araçları ile donatarak ortak bir dış politika üreteme yeteneğini ve kapasitesini geliştirecek bir AB, bugün bölgede fantezi gibi görünen birey/toplum merkezli evrensel değerlerin yerleşmesine büyük katkıda bulunabilir. Bu hedefler konusunda ilerlemelerin kaydedilmesi, kuşku yok ki öncelikle Orta Asya toplumlarına katkı sağlayacaktır ki bu bölgenin yeraltı-yerüstü zenginliklerine sahip olmak için verilen mücadeleden daha değerli, hatta Orta Asya için bir şans olarak da değerlendirilebilir.

‘Ustalık dönemi’ ve AK Parti’nin koalisyonsuz listeleri

12 Haziran 2011 seçimleri, Türkiye’deki her seçim gibi kritik görülüyor.

Ama bu seçimlerde siyaset dışı faktörlerin etki alanının daralması ve seçimi kimin, güçlü bir sayısal çoğunlukla kazanacağına dair tartışmaların yaşanmaması, önemli birer farklılık. 2002’den bu yana iktidarda olan ve başından beri siyaset dışı faktörlerin ciddi bir muhalefetiyle uğraşmak durumunda kalan AK Parti’nin bütün seçimler ve referandumlarla tescillenen ve halkın çoğunu tatmin ettiği anlaşılan performansı, Türk siyasetine yeni bir boyut kazandırdı. AK Parti’nin rakiplerindeki zaaflar ve politika üretmedeki sıkıntıları hatta muhalefetin sistem dışı faktörlerin geleneksel desteklerinden artık faydalanamayışları gibi pek çok nedenle, hemen herkes, bu seçimlerde AK Parti’nin yüzde 45 ile tek başına iktidara geleceğine inanıyor. CHP’nin iddiası ise en fazla yüzde 25’i aşmakla sınırlı. Bu durum milletvekilliği aday adaylığı sürecine de yansıdı. İktidara geleceğinden emin olunan AK Parti’ye yapılan adaylık başvuruları 6 bini buldu. CHP’de de küçümsenmeyecek bir aday patlaması yaşandığı, ama buradaki artışın seçimden çok, yeni CHP içinde kendine yer arayanlarla ilişkili olduğu açık. Bu anlamda AK Parti’ye aday adayı olanlar, Türkiye’de iktidarın gücüne ortak olmak, CHP’ye aday adayı olanlar ise CHP içindeki yeni iktidara dâhil olmak için aday oldular denilebilir.

2011 seçim listelerindeki tercihler Erdoğan’ın vizyonunun, nasıl bir AK Parti, nasıl bir Türkiye istediğinin de ciddi bir göstergesi olarak okunabilir. Çünkü çok partili sisteme geçildiğinden bu yana herhalde hiçbir lider, hiçbir seçimde Erdoğan kadar büyük bir “seçme lüksüne” sahip olmamıştı. AK Parti’nin seçim stratejisi 2002 ve 2007 seçimlerinden oldukça farklı koşullarda gelişti. Böyle olunca 2002 ve 2007’deki gibi AK Parti’nin ne birilerine davet götürmesi gerekti, ne kimseye “şirin” görünmesi. Yani AK Parti, bu sefer “siyasî koalisyon”lara ihtiyaç duymadı. Burada bir faktör de AK Parti listelerine daha önce kısmen müdahale etme gücü olan siyasî aktörlerin de çeşitli nedenlerle devre dışı kalmaları ve Erdoğan’ın mutlak liderliğini kabullenmiş olmalardır. Bu seçimlerde bir dönemsel koalisyon yapısından ayrılıp kurumsallaşma yönünde ilerlediği belli olan AK Parti’de Erdoğan faktörü gelecekte, özellikle de Erdoğan’ın liderlik etmekten vazgeçtiği bir dönemde partiyi nereye götürür, bunun iyi analiz edilmesi gerekiyor. Türkiye’de liderler hep önemliydiler ama AK Partililerin ve ona dışarıdan destek verenlerin gözünde Erdoğan, AK Parti’nin kurumsal kimliğinin çok üzerinde görünüyor.

AK PARTİ’NİN GERÇEK KİMLİĞİ NETLEŞİYOR

AK Parti’nin üzerinde karar kıldığı adaylar ve üzerleri çizilen milletvekilleri, büyük ölçüde tek seçici olan Erdoğan’ın vizyonunun ipuçlarını veriyor. Aslında geniş kadro değişikliği 2007’de de yaşanmıştı ama bu normal bir değişim olarak algılanmıştı. Zira hem 2002’de parti listeleri üzerinde yeterince çalışılamamıştı, hem de baraj altında kalan partilerden dolayı AK Parti aldığı oya göre çok yüksek bir temsil imkânı yakalamıştı. 2007’de yapılan listeler ise cumhurbaşkanlığı seçimi ve bununla bağlantılı olarak verilen 27 Nisan e-muhtırasına yönelen demokratik tepkiler ve talepler doğrultusunda hazırlanmıştı. Yani 2002 ve 2007 listelerinin daha çok olağanüstü hal, hatta bir tür “siyasî koalisyon” listeleri olduğu söylenebilir. Dahası her iki listede de Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerin de önemli etkileri vardı. AK Parti’nin 2011 seçim listesi ise siyasetin normalleşmesiyle oldukça farklı bir ortamda gerçekleşti. Bu anlamda Erdoğan’ın liderliğindeki ekibin ortaya koyduğu yeni liste, hem AK Parti içindeki on yıla yaklaşan değişimi, hem de partinin kendisine nasıl bir siyasî alan belirlediğini de göstermesi bakımından önemli. AK Parti ne kadar merkez, ne kadar demokrat, ne kadar bölgesel, ne kadar kadrocu, ne kadar dışa açık, ne kadar iddialı… Yani yıllardır AK Parti’nin gerçek kimliğini merak edenler için tablo büyük ölçüde netleşmiş oldu.

AK Parti’nin ideolojisi, uygulamaları, toplumdaki yeri, haklı olarak hep Erdoğan’ın şahsı ile ilişkilendiriliyor. AK Parti içinde hiçbir şahıs ya da kurum Erdoğan’ın yerine geçme, onun üstünde olma, kararlarını belirleme gücüne sahip değil. 12 Eylül referandumunda da gözlenen bu bariz liderlik gücü, neredeyse mutlak bir kabul olarak da benimsenmiş. Başbakan’ın kendine güveni ve üçüncü kez seçime giren bir partinin her halükârda seçimlerden tek başına iktidar çıkaracağına dair inanç, güvenin boş olmadığını ve başarı ile kazındığını da gösteriyor. Aralarında bir bakanının da yer aldığı 167 milletvekilini listelere almayan Erdoğan istediği insanlarla, istediği merkezlerde, istediği kombinasyonlarla yoluna devam edeceğini gösterdi. AK Parti içinde çeşitli kurumların da sürece müdahil olduğu yine de göz ardı edilemez. Listedeki tercihler kadar önemli bir başka tercih hakkını da, kimin nereden aday olacağı şeklinde ortaya koyan tavır. BDP’nin “dar bölgeli seçim sistemini” fiilî olarak siyasî hayatımıza soktuğu bir dönemde Türkiye’yi adeta tek bir seçim bölgesi olarak gördüğü anlaşılan Erdoğan’ın tavrı tartışılabilir, ama bunun mutlak bir liderlik tavrı olduğu da açıktır.

İKTİDAR MAZERET YERİ DEĞİLDİR

Genel olarak Milli Görüş geleneğinden gelen AK Parti’nin kurucuları 2002, özellikle de 2007 seçimleri için kendilerine göre “çevreden” epeyce isim kazandırmışlardı. Bu süreç, AK Parti’nin demokratikleşme, asker-sivil ilişkileri, Kürt politikası, insan hakları, ekonomi politikaları, Aleviler, özellikle de dış politika ve siyasî açılımların önemli bir dayanağı olan Avrupa Birliği politikaları çerçevesinde oldukça etkili oldu. AK Parti’nin içerideki pek çok tuzak ve bariyerden başarı ile kurtulmasında AB ve ABD başta olmak üzere dışarıdan gelen destek son derece etkili oldu ve bu da genelde “çevreden” gelenlerle beslendi. Son listelere bakıldığında AK Parti’nin teşkilata, yani bu çerçevede de kendi merkezine daha çok sahip çıktığı söylenebilir. “Çevreden” AK Parti’ye gelen ve bir süre hem AK Parti tabanınca hem de geldikleri çevre tarafından kendilerine mesafe ile yaklaşılan bazı önemli sembolik isimler bu sefer listelerde yer alamadılar. Ancak iki önemli hususun altını çizmek gerekiyor: AK Parti yine bazı önemli sembolik isimlere listelerinde yer verse de kitlesel bir siyasî koalisyon yaklaşımını terk etmiş görünüyor. Ama daha önemlisi AK Parti artık kendi içinden kendi demokratlarına, kendi liberallerine, kendi milliyetçilerine kavuşmuş görünüyor. Bu anlamda siyasî anlamda “ithal ikamesi”nin izleri listelerde görülebiliyor. 2011 Meclis’inin, Türkiye’nin yeni anayasasını ve kronikleşen büyük sorunlarını çözme iddiasında olacağı dikkate alınırsa, yeni anayasanın demokratik içeriği, özellikle liberal içeriği, Kürt sorunu, Alevi sorunu, Kıbrıs, Ermenistan, özgürlükler, Avrupa Birliği ve pek çok önemli konuda ne kadar uygun olduğu da ortaya çıkacak. Bu anlamda en önemli mesuliyetin de TBMM’de mutlak çoğunluğa sahip olacağı konusunda şüphe bulunmayan AK Parti’nin ve Erdoğan’ın omuzlarında olduğu unutulmamalıdır. Siyaset dışı kurumların takozlarını temizlemiş, siyasette tecrübe kazanmış kadrolarla, olağanüstü karizma kazanmış liderleri ile, çok az iktidara nasip olacak toplumsal destek ve Meclis üstünlüğü dikkate alındığında, AK Parti’nin ülkenin büyük sorunlarına yönelik üreteceği politikaların mazeretinin artık kalmadığı da ortaya çıkıyor. Erdoğan da bu yeni dönemi “ustalık” dönemi olarak tanımladığına göre, yeni dönem beklentileri de artıracaktır. “İktidar sızlanma, mazeret yeri değildir” yaklaşımı yeni dönemde gerçek bir zemine oturacaktır.

AK Parti üçüncü döneminde yeni bir sınava giriyor. AK Parti’nin ne kadar sıkı bir ideoloji partisi, ne kadar “merkez-kitle partisi” olduğu, nasıl bir Türkiye istediği sorularının cevabı bağlamında listelerin ortaya koyduğu dengeler her ne kadar kendi merkezine daha fazla dönüş gibi görünse de, merkezin çeşitlendiği, genişlediği ve değiştiği de açık. Öyle görünüyor ki, Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek olan AK Parti’nin politikalarında Erdoğan faktörü daha da belirginleşecek. Partinin siyasî ithal ikamesi politikasının ne kadar başarılı olduğunu ve AK Parti “merkezinin” ne kadar çeşitlenip genişlediğini de görmek için 13 Haziran sonrasını bekleyeceğiz.

“Ayricalıklı partner ile ayrıcalıklı ilişkiler”

Berlin Olimpiyat Stadı’nda 8 Ekim’de 75 bin seyircinin gözü neredeyse tek bir oyuncunun üzerindeydi: Mesut Özil. Makul her aklın rahatsız olacağı anlamsız bir ıslık protestosuna rağmen güzel oyununu 79. dakikada Türkiye ağlarına bıraktığı şık golü ile süslediğinde bile, izleyiciler gole değil sevinme biçimine odaklanmıştı.

Mesut profesyonel sevincini kendine sakladı ama en çok da üzerinde oluşan ikili baskının bir biçimde sona ermesinden mutlu gibiydi. Gole Türkler kızdı belki ama ya o golü at-a-masaydı. Ona kızacaklar çok daha fazla olabilirdi. Bild gazetesinin de yazdığı gibi Mesut “kırık kalpli kahraman”dı. Aslında hiç kuşku yok ki, bütün ıslıkçılara rağmen, Mesut sadece Almanların değil, hatta daha çok Türk göçmenlerin bir kahramanı, Türklerin gururu. Kısa bir süre önce Dünya Kupası’nda uzun zamandan beri ilk kez Türkler Almanya takımını gönülden desteklediler. Bunda Mesut’un payı tartışılmazdı. Ama Mesut’un Türkiye karşısında sahaya çıktığı günlerdeki politik gündem işini daha da zorlaştırdı. Oysa aynı Mesut Türkiye’de Almanya’daki Türklerle karşılaştırılmayacak kadar az yadırgandı, hatta buruk bir gururla da olsa desteklendi.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nin çiçeği burnundaki Cumhurbaşkanı, yani Mesut da dahil olmak üzere artık sayısı bir milyona ulaşan Türk asıllı Alman vatandaşının Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un Türkiye’ye gelişi, aslında her iki taraf için de pek çok alanda gerçeklerle yüzleşmeyi sağlamaya önemli bir vesile olabilir. Almanya-Türkiye maçını da Başbakan R.T.Erdoğan ve Şansölye A.Merkel ile birlikte izleyen Almanya’nın Cumhurbaşkanı C.Wulff’un Almanya’daki Türkler ve Türkiye konusunda oluşturduğu olumlu hava geleceğe yönelik umut veriyor. C.Wulff, anlamsız, gereksiz çatışma alanlarını iki ülkenin yararına ve çıkarına dönüştürebilme niyeti ve çabası içinde olduğunun işaretlerini yıllardır veren, çatışmayı değil işbirliğini, endişeyi değil çeşitliliği ve kör bir duygusallığı değil mantığı öne çıkaran bir lider portresi çiziyor. Aşağı Saksonya eyaleti başbakanlığı görevini başarı ile yürüten ve CDU/CSU içinde şansölye adayları arasında ismi geçen C.Wulff, 2 Temmuz 2010’da, hükümeti de sarsan zor bir sürecin ardından Almanya cumhurbaşkanlığına seçildi. A.Merkel’in “rakip eleme” stratejisinin bir parçası olarak cumhurbaşkanlığına taşıdığı da iddia edilen 1959 doğumlu C.Wulff’un eyalet başbakanlığı döneminde hem Almanya’da yaşayan göçmenler hem de Türkiye-AB ilişkileri konusunda kendi partisinin klasik söylemleri yerine daha liberal kanatta yer alması, hatta ilk kez bir Türk asıllı Alman vatandaşı olan Aygül Özkan’ı bakanlık görevine getirmesi samimiyetinin ifadesi olarak algılandı. C.Wulff farklılığını ve hatta aykırılığını 3 Ekim’de iki Almanya’nın birleşmesinin 20. yılı vesilesi ile yaptığı konuşmada da ortaya koydu. Cumhurbaşkanı’nın “Hıristiyanlık ve Yahudilik, Almanya’nın geçmişi ve bugününün bir parçasıdır. Ama artık İslam da Almanya’nın bir parçası haline gelmiştir.” sözleri ülkede büyük bir tartışma meydana getirdi. Her ne kadar C.Wulff aynı konuşmasında, biraz da son dönemdeki tartışmaların merkezine oturan eski Berlin Maliye Senatörü ve Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi T.Sarrazin’in 31 Ağustos’ta yayınladığı “Almanya Kendini Yok Ediyor!” başlıklı kitabındaki tezleri işaret ederek “Dışlama ve önyargıların efsaneleşmesine, kalıcı hale gelmesine izin vermeyeceğiz. Bu, bizim ulusal çıkarımızdır.” dese de ciddi eleştiriler aldı.

MÜSLÜMANLARI ENDİŞELENDİREN TARTIŞMALAR

Almanya’da yaşayan 15,6 milyon göçmen kökenli içinde 3 milyonluk bir sayı ile en büyük grup olan ve toplam Müslüman göçmenler içinde de % 65-70’lik paya sahip Türkler, Almanya’daki göçmen-yabancı tartışmalarının en önemli malzemesi ve muhatabıdır. Yarım yüzyıldır büyük ölçüde uyumla yaşadıkları “acı vatanlarında” istenmeyen, yük görülen, tehlikeli olarak algılanan ve artık hakarete varan “bilimsel” açıklamalarla zaten entegre olmalarının “genetik” olarak mümkün olamayacağı ilan edilen Türk göçmenler, artık Sosyal Demokrat kökenlilerin popülist çıkışlarının da malzemesi oluyorlar. Dahası bu durum Almanların kronik karamsarlığı ile birleşince, ciddi kaygı duymamak elde değil.

Aslında Almanya bugün dünyanın en gelişkin toplum ve ekonomik yapılarından birine sahip. 82,3 milyon nüfusu, 3,3 trilyon dolarlık GSYH’sı, 40.800 $’lık kişi başına milli geliri ile gurur duyulacak bir ülke. Almanya AB’yi büyük ölçüde sırtında taşıyacak kadar güçlü, dünya politikasında her geçen gün daha çok rol alan ve böylece ekonomisi ile siyasi gücü arasındaki dengesizliği giderme yolunda dev adımlar atan bir ülke. Dünyada etkin, dev bir ekonomi ve neredeyse bütün önemli sorunlarını çözme gücünde barışı, refahı, huzuru yaşayan bir ülke. Buna rağmen birisi çıkıp “Almanya Batıyor” diye yazdığında bu kitap 1 milyon satıyorsa, burada garip hatta “arabesk” bir durum olduğu söylenebilir. Almanlar T.Sarrazin’in görüşlerine verdikleri önem ve destekle adeta kendilerini “Avrupa’nın yeni hasta adamı” ilan ettiklerinin farkında değiller sanki. Almanya’da yaşlanan nüfus ve doğum oranlarındaki düşmeye bağlı olarak, özellikle de sosyal devlet uygulamalarının yarattığı-yaratacağı yükün taşınmasındaki endişeler nedeni ile bazı sorunlar yaşanıyor, bekleniyor. Ama bu sadece Almanya’nın sorunu değil ki. Almanya’da göçmenlerden kaynaklı kültürel farklılığın bir tehdit olarak sunulması ise bugünün dünyasında sadece çelişki değil, hayal kırıklığı oluşturan bir durum. Sanki yabancılar Hıristiyan olmadan ve sadece Almanca konuşmadan tatmin olunmayacak ve öbürü hep tehdit olarak algılanacak gibi bir tavır var.

Aynı kültürel karşı duruşun Türkiye-AB ilişkilerinde de ortaya çıkması bir tesadüf değil tabii ki. C.Wulff’un “İslam Almanya’nın bir parçasıdır” sözünü eleştiren iktidar ortağı CSU’nun lideri H.Seehofer’in “Türkiye ve Arap ülkelerinden gelenlerin uyumsuz olduğu ve artık buralardan gelenleri sınırlamak gerektiği” gibi çok belirgin bir “kültürel ırkçılık” yapması ama buna rağmen siyaseten destek alması oldukça düşündürücüdür. Humboldt Üniversitesi’nden Dr. N. Foroutan’ın “Müslüman olmak, şu an Alman olmanın tersi olarak anlaşılıyor” sözleri ile ifade ettiği gerçek ne yazık ki Almanya’daki oldukça yaygın politik ve psikolojik bir durumu ifade ediyor. Kendisi de bir muhafazakâr, Hıristiyan Demokrat olan yeni Cumhurbaşkanı C.Wulff’un İslam’ın Almanya’nın bir parçası olduğuna dair sözlerinin muhafazakâr Almanları tedirgin etmesi ister istemez entegrasyondaki beklentiyi sorgulamayı gerektiriyor. Almanya’da 50 yıla varan geçmişleri ve hiç de küçümsenmeyecek 3 milyonu aşan bir sayıları ile bütün ihmal, sorun ve derin mantalite farklılıklarına rağmen, Alman toplumuna her alanda katkı veren, üreten, yasalara ve sosyal yapıya, yaşadıkları ülkenin kültür ve geleneklerine saygılı olan göçmenlerin genelinden ne beklendiğinin açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Sorunlar tabii ki var, ama Almanya’nın kendi araştırma kurumları bile bu dev nüfus içinde “sorunlu” olan kitleyi % 10 civarında görürken, konuyu bu kadar olumsuz yansıtmak sadece Türklere değil, Almanların uyum yeteneğine de hakaret ve haksızlık olmaz mı? Zaten kendisini hiçbir şekilde uyum sağlayamayacak “farklı kültüre ait” bir kitle olarak gösterilen göçmenden nasıl uyum beklenebilir. T.Sarrazin’in ortaya attığı ve içinde “genetik engeller”in de yer aldığı tezler konusunda Türklerin ne düşündüğüne ilişkin olarak SEK-POL adlı araştırma kuruluşunun yaptığı araştırmada ortaya çıkan verilen son derece çarpıcı. Türkler göçmen Türkleri % 80’den fazla, kendilerini % 90’dan çok Almanya’ya entegre olmuş gördüklerini ifade ediyorlar. Aynı araştırmada Sarrazin’in yol açtığı tartışmalara ilgi gösteren Türklerin oranı ise % 38 çıkıyor. Türk göçmenler kendileri üzerinden yapılan bu tartışmalardan artık gerçekten sıkılmış durumdalar ve “biz entegreyiz, daha ne istiyorlar” der gibi bir tavır içindeler.

Öte yandan Türkler-Müslümanlar üzerine yapılan tartışmalar artık endişe verici bir hal alıyor. Friedrich Ebert Vakfı’nın yeni bir araştırmasında Alman halkı gibi demokrasi, inanç özgürlüğü ve insan haklarına sürekli vurgu yapan bir toplumda halkın % 58,4’ünün “Müslümanların ibadetleri büyük ölçüde kısıtlanmalı mıdır?” sorusuna “evet” dediği ortaya çıkmıştır. Bu dehşet verici durum hem uyuma katkı sağlamaz hem de yakın tarihinde farklı kültürlere tahammülsüzlüğün yol açtığı derin yaraların hâlâ canlılığını koruduğu Alman toplumu için de acıdır. Dahası bu alanda kullanılan verilerin çarpıtılması ve böylece göçmenlerin günah keçisine dönüştürülmesine de sıkça rastlanıyor. Mesela iddia edilenin aksine Almanya’ya hücum eden göçmen hali kökten değişiyor. 2008’den bu yana Almanya’ya gelen göçmenden çok giden var. 2009 rakamlarına göre Almanya’ya 721 bin göçmen gelirken, 734 bini Almanya’yı terk etmiş. Türklerde durum daha çarpıcı, 30 bin gelen, 40 bin Almanya’dan ayrılan var. Dahası ayrılanlar tam da “uyumlu” olacak niteliktekiler. Politikacıların Almanya’da doğmuş büyümüş, dil öğrenmiş hatta üniversite okumuş göçmen Türklerin neden Almanya’da kalmayı tercih etmediklerini soğukkanlılıkla düşünmeleri, değerlendirmeleri gerekiyor.

AHDE VEFA POLİTİKASI YETERLİ OLMADI

Almanya-Türkiye ilişkileri aslında göçmenlerin de katkıları ile son derece büyük bir potansiyel taşıyor. İki ülke, geleceğin Avrasya coğrafyasında gelişimini devam ettirecek ve potansiyeli en yüksek iki ülkedir. Avrupa’nın son 50 yılının en önemli ekseni olan Fransa-Almanya ekseni, bölgesel ve küresel gelişmelerin de etkisi ile Almanya-Türkiye olarak değişebilir. Bu konuda iki temel sorun iki avantaja dönüşebilir ve her iki ülkeye de bölgeye de katkısı olabilir. Bunlardan birincisi göçmenler konusunda daha makul bir işbirliği zemininin geliştirilmesidir. Bu çerçevede göçmen çocuklarının anaokulundan başlayarak eğitim imkânlarının gözden geçirilmesi, Almanya’da “misafir”, “yük”, “sorun” değil, tam tersine katkı veren, zenginlik veren unsurlar olarak bulunduklarının anlaşılması, Alman ve Türk hükümeti arasında bu konularda yoğun işbirliğine gidilmesi, çifte vatandaşlığın artık bir saplantı olmaktan çıkarılarak uyumun ve katılımın önemli bir aracı haline dönüştürülmesi, medyanın göçmenleri de dikkate alan bir yayın politikası için teşvik edilmesi gibi hususlar son derece önem taşımaktadır.

Almanya-Türkiye ilişkilerinin artık ayrılamaz diğer bir ayağı ise Türkiye-AB ilişkilerinde Almanya’nın rolüdür. Bu rol, göçmenlerin uyumu ile de yakından ilgilidir. Almanya desteği olmaksızın Türkiye ile AB arasında yakınlaşma sağlanamayacağı açıktır. Türkiye’nin AB yolu Berlin’den geçecektir. Alman hükümetinin “ahde vefa” biçimindeki politikasının yetmediği 2005 sonrasında açıkça görülmüştür. Türkiye’ye gerçek bir destek gerekiyor. Ama buna en başta Almanya’nın inanması, bu tür bir yakınlaşmanın Almanya’nın çıkarlarına da uygun olacağına ikna olması gerekiyor. Bu konuda C.Wulff’un, R.Polenz’in, J.Fischer’in, G.Schröder’in, G.Verheugen’in her iki ülkenin de çıkarını vurgulayan yaklaşımlarını dikkate almak bile yeterli olabilir.

Almanya, Türkiye ve Türkler için bir şanstır, Türkiye de Almanya için. Bunun için fazla şey yapmak gerekmiyor, makul bir işbirliği zemini ve popülizmden uzak, orta ve uzun vadeyi dikkate alan stratejiler yetecektir. Türk-Alman Üniversitesi’nin kurulması ve devamında bilim-eğitim alanında yaygın işbirliği, bu çerçevede vize politikasının değiştirilmesi, karşılıklı ekonomik kapasitenin ciddi bir biçimde artırılması, savunma sanayii alanında yakın işbirliği, bölge barışına katkı için ortak çalışmalar, medya, spor, kültür, teknoloji alanında yapısal işbirlikleri için her türlü altyapı mevcut. Türkiye AB ile değil Almanya ile “ayrıcalıklı ilişki” kurmalı. Bu her iki tarafa da büyük katkı sağlayacaktır. Türkiye’ye gol atan ama sadece Almanların değil, göçmen Türklerin de kahramanı Mesut ve Cumhurbaşkanı C.Wulff, Türkiye ile Almanya arasında ayrıcalıklı bir ilişki zemininin hazırlanması konusunda büyük bir şans olabilir.

Yeni ‘deprem’in Papandreu ve Erdoğan’a verdiği tarihî fırsat

Yunanistan bütün zamanların en derin ekonomik-mali krizlerinden birisini yaşıyor. Yunanistan’ın yaşadığı kriz aynı zamanda 1981’den beri üyesi olduğu Avrupa Birliği’nin de krizi. Acil çözüm bulunamazsa, sorunun yayılması ve AB’nin efsanevi karizmasının sarsılması ihtimali de çok güçlü.

Herkesin birbirini, en çok da müsriflik ve sahtekârlık ile Yunanlıları suçladığı bu süreç, son on yılda iç ve dış politik alanda çok ciddi bir değişim süreci yaşayan Türkiye tarafından da merakla, dikkatle ama aynı zamanda, daha önce pek de görülmeyecek bir olgunlukla takip ediliyor. Türkiye’nin özgüveninin verdiği pozitif enerji ve rollerdeki büyük değişim, daha radikal politikalar için de cesaret veriyor.

Komşumuzun yaşadığı bu sıkıntılı dönem, Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinde, tıpkı 50’li yıllarda AET’yi ortaya çıkaran model koşullar dikkate alındığında, sürdürülebilir kalkınma ve kalıcı bir barış için tarihî bir şansa da kapı aralıyor. Yıllar önce Fransa ile Almanya’nın gerçekleştirdiği ve sonra bütün Avrupa’ya yayılan ekonomik entegrasyon aracılığı ile karşılıklı bağımlılıklar yaratılması ve kaynakların refaha yönlendirilmesi temelindeki yakınlaşma, Akdeniz’in iki komşusu için hiç bu kadar yakın olmamıştı. Burada “fırsat avcılığından” değil, hem iki ülkeye, hem bölgeye, hem AB’ye, hem de Kıbrıs’a katkısı olacak gerçekçi bir paradigma değişikliğinden söz ediyoruz. Bunun için iki tarafta da gerekli olan “liderlik” bakımından da ideale yakın bir durum var.

Bugün Yunanlıları sokaklara döken büyük krizin dindirilmesi için Atina hükümetinin vergileri artıran, kamu çalışanlarının maaşlarını % 8 düşüren “kemer sıkma” paketi ile 4,8 milyar Euro’luk bir tasarruf hedeflenmiş. Oysa Yunanistan’ın temelde Türkiye’den duyulan tehdit algısına dayanan yıllık savunma harcamasının bu paketin hedeflediği rakamın 2-3 katına ulaştığını biliyoruz. Yunanistan ve Türkiye, OECD ülkeleri içinde en yüksek savunma harcaması yapan ülkeler. SIPRI ve NATO verilerine göre (örneğin 1999’da) Türkiye’nin milli geliri içinde savunma harcaması % 4,2 iken bu oran Yunanistan için % 4,8’dir. Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerdeki ciddi yumuşamaya rağmen, Yunanistan, 2000-2008 arasında toplam 75-80 milyar dolar; Türkiye ise 120-150 milyar dolar tutarında askerî harcama yapmış. Soğuk Savaş döneminin “tampon ülkesi” Türkiye, Batı’nın güvenliği için kendi demokrasisini bile heba etmek, bugüne kadar uzanan vesayet rejimine de uyum sağlamak zorunda bırakılmıştı. Türkiye’nin komşuları ve yine çoğu zaman “iç ve dış düşman” korkuları ile süslenen iktidar mücadelesinin de payı dikkate alındığında savunma harcamalarının yüksekliğini anlamak biraz daha kolaylaşıyor. Ama Yunanistan gibi neredeyse tek tehdit unsuru Türkiye olan, NATO ve AB üyesi 11,3 milyonluk bir ülkenin, konvansiyonel silahlara bu kadar para yatırmasının mantığını anlamak çok zor. Ama Yunanistan’ı anlamak, mali krizin doruklarda olduğu bugün bile zor: Mali krizden kurtulmak için 4,8 milyar Euro gibi bir kemer sıkma politikası izleyen Yunanistan’ın daha geçen ay içinde Fransa’dan kriz için destek istediği görüşmede, toplam bedeli 2,5 milyar Euro olan 6 adet firkateyn için anlaşmaya varmasının mantığını nasıl açıklayabiliriz ki!

Yunanistan’da da, Türkiye’de de deniz bitti. İki ülke arasında anlamsızlaşan ve artık sürdürülebilirliği mümkün olmayan düşmanlık ve tehdit temelli paradigmanın değişmesi için daha uygun bir zaman olabilir mi? İki taraftaki kamuoyu baskısını 1999’da depremin verdiği duygusal güç ile aşan politikacılar için, şimdi çok daha büyük bir “deprem” var. Yunanistan’ın içinde bulunduğu durum çok daha radikal önlemleri gerektiriyor. AB içinde Almanya-Fransa başta olmak üzere daha pek çok örnek şunu gösteriyor: Duygusal çekişmeler ve düşmanlıklar yerine işbirliği ve silaha harcanan paranın toplumun gerçek ihtiyaçlarına yönlendirilmesi barışın da en önemli garantisi olabiliyor. On yıl önce savaşın eşiğinden dönen Türkiye ve Suriye sınırlarını birbirine açar, ortak kabine toplantısı yaparken, dostluktan daha fazla çıkarlar rol oynadı. Almanlar Fransızları, Hollandalılar Almanları ne kadar “seviyorlarsa” Akdeniz’in iki komşu ülkesine de o kadar “sevgi”yi hatta daha fazlasını yaratmak zor değil. O halde iki taraf için anlamsızlaşan tehdit algıları ve milliyetçilik rüzgârları üzerine bina edilen maksimalist talepleri bir tarafa koyarak, “kapsamlı-ayrıcalıklı bir ilişki” kurulmalıdır. Bu çerçevede örneğin acilen şunlar yapılabilir/yapılmalıdır:

Türkiye ile Yunanistan acilen ortak bir Bakanlar Kurulu toplantısı yapmalı ve yılların kaynak israfını işbirliğine ortak kazanca dönüştürecek bütün alanlar masaya yatırılmalı. Ortak Bakanlar Kurulu 6 ayda bir dönüşümlü olarak Atina ve Ankara’da toplanmalı; başta ekonomik alanda olmak üzere iki tarafa da katkı sağlayacak pek çok somut alanda işbirliği zemini oluşturulmalı;

İki ülke Ege’deki askerî tatbikatlarını minimum düzeye çekmeli; “it dalaşı” ve benzeri gerilim yaratıcı, kaynak ve güven törpüleyici eylemler terk edilmeli, Ege Ordu Komutanlığı’nın statüsü Türkiye tarafından yeniden değerlendirilmelidir.

Türkiye-AB ile ilişkilerinde aktüel “takoz” olan Ankara Protokolü’nün uygulanmasındaki psikolojik eşik aşılmalı, limanlar ve havaalanlarındaki kısıtlama derhal kaldırılmalıdır. Bu, AB içinde Fransa ve Avusturya başta olmak üzere Türkiye karşıtlarını da yalnızlaştıracaktır;

Türkiye, vatandaşlarının Heybeliada Ruhban Okulu’nu derhal açmalıdır,

Türkiye, mali krizden çıkışa destek olmak üzere Yunanistan hükümetine uzman tecrübe paylaşımı sağlamalı ve hatta kredi desteği vermek için imkanlar araştırmalı;

Yunanistan’ın, Türkler için uyguladığı vizeyi yumuşatması ya da kaldırması çok önemli bir sempati ve işbirliği olanağı yaratabilir;

Yunanistan, Batı Trakya Türkleri konusundaki sorunlara duyarlılıkla yaklaşarak insan hakları ve inanç hürriyeti temelinde bir yaklaşımı benimsemeli;

Türk ve Yunan üniversiteleri arasında çok yoğun değişim programları başlatılabilir, ayrıca Ege’de bir adada ya da Efes’te Türk-Yunan Üniversitesi kurulmalı;

Türkiye, Kıbrıs’taki çözüme sembolik katkı sağlamak ve samimiyeti vurgulamak üzere ilk ortak Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında Ada’dan 1000 askerini çekebilir;

Türkiye’nin olası AB üyeliğinden en fazla katkı sağlayacak olan ülke Yunanistan’dır. Konuyu artık gereksiz bir düşmanlık ya da kıskançlık alanından çıkararak Yunanistan, Türkiye için AB konusunda açık ve aktif bir destek verebilir. Türkiye’yi AB’ye taşıyan bir Yunanistan, AB içinde de prestij ve güç kazanacaktır;

Türkiye’nin AB üyeliği konusunda en büyük sorun olan Kıbrıs konusunda gerçekçi bir çözüm için samimi bir işbirliği yapılmalıdır. Annan Planı üzerinde yeniden çalışmak mümkündür. Her iki tarafın da diğerini inkar etmesinin anlamı kalmamıştır. AİHM’nin KKTC’deki taşınmazlar konusundaki kararının işaret ettiği de-facto durum göz ardı edilerek bir çözüme ulaşılamayacağının anlaşılması gerekiyor;

Ekonomik çevreler arasında çok yoğun ve teşvik edici bir işbirliği ile tıpkı AB’nin başlangıç felsefesinde olduğu gibi “karşılıklı bağımlılıklar vasıtası ile barışın tesisi ve ortak çıkarların artırılması” stratejisi uygulamaya konulabilir.

Yunanistan’ın Türkiye için somut ve ulaşılabilir bir tarihte (örneğin 2019 ya da 2023 için) AB’ye katılım hedefi çerçevesinde samimi çabasının Yunanistan’a kaybettireceği hiçbir şey kalmadı ama kazanacağı çok şey var. Böyle bir hedef Türkiye’yi de motive edecek ve Kıbrıs başta olmak üzere sorunlu alanlarda daha cesur davranmasını sağlayacaktır. 1981’de AB’ye giren ve AB’nin kaynaklarından ülkesi için en fazla katkı sağlayan, dahası başta Kıbrıs politikası olmak üzere pek çok dış politika sorununda AB’yi yanına çekmeyi, Kıbrıs Rum Kesimi’ni bütün engellere rağmen AB içine yerleştirmeyi başaran Yunanistan’ın bugünden sonra en önemli kazancı ve güvencesinin Türkiye’nin AB üyeliği olacağını söylemek abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.

Bütün bu değişimin gerçekleşmesi için ortaya vizyon ve kararlılık konulması yetecektir. Psikolojik engeller liderlik ve yaşanan krizle aşılabilir. Yunanistan’ın Türkiye ile olumlu ilişkiler kurma çabaları desteklenen lideri Papandreu ile Türkiye’nin güçlü, Yunanistan ve Kıbrıs konusunda radikal politika değişiklikleri yapabilme iradesi bilinen lideri Başbakan Erdoğan’ın ortak çabasından, iki ülke de, Kıbrıs da, AB de kazançlı çıkar ve hatta bu cesur politika kendilerine “Nobel Barış Ödülü”nü de getirir.

Sayın Erdoğan, Sayın Papandreu; her bir depremin verdiği zarardan çok daha fazla maliyeti karşılıklı tehdide harcamaya ve bazı çevrelerin demokrasiyi de bloke eden düşmanlıklarına artık son verme zamanı gelmedi mi? Bu krizi tarihî bir şansa ve kazanca dönüştürmek sizlerin elinde.

Eksen kayması tartışmaları ve kazanılmış Avrupalılık

Avrupa’nın en eski ve saygın kuruluşlarından olan, demokrasi ve özellikle de İnsan Hakları Mahkemesi sayesinde bütün Avrupa’da insan hakları alanında neredeyse tek referans noktası olan Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Meclisi Başkanlığı’nı 25 Ocak’ta yapılan seçimle, bir Türk parlamenter, AK Parti Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu devralıyor.

Hem Türkiye, hem de Sayın Çavuşoğlu’nun bu olağanüstü başarısının, tam da “Türkiye’nin dış politikasında eksen kayması mı oluyor?” tartışmalarının yapıldığı bir dönemde gerçekleşmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Türkiye’nin de kurucu ülkeleri arasında sayıldığı 5 Mayıs 1949’da kurulan ve halen 47 ülkenin üye olduğu Strasbourg’daki Avrupa Konseyi’nin başkanlığının iki yıllığına bir Türk parlamenter tarafından üstlenilmesi Türkiye’nin “Avrupalılığı” konusundaki tartışmalara da yeni bir boyut kazandırıyor. Ülkemizde de Avrupa’da da “Avrupa”yı sadece Avrupa Birliği olarak tanımlama ve AB’den ibaret görme yanlışlığı ve devamında yapılan “Avrupalılık” tartışmaları için bu seçim, içte ve dışta pek çok tezin de gözden geçirilmesini gerektirecek. Sadece devletin değil, toplumun da büyük ölçüde içselleştirdiği, Osmanlı’dan başlayıp Cumhuriyet’te de yoğun biçimde devam eden ısrarlı ve kararlı çabalar ile elde edilen Türkiye’nin “kazanılmış Avrupalılığı”nı* taçlandıran bu gelişme, aslında son on yılda demokrasi ve insan hakları alanında ortaya konulan performansın Avrupa’nın bu konulardaki en üst kurumunda tescili anlamına da geliyor.

terör ve 28 şubat darbesi ipleri koparmıştı

Çavuşoğlu’nun başkanı olduğu kurumun, sadece Avrupa’nın demokrasi ve insan hakları alanında en köklü, en saygın kurumu değil, aynı zamanda 1996’dan 2004’e kadar 8 yıl boyunca Türkiye’yi, ülkedeki yaygın insan hakları ve demokrasi ihlalleri nedeni ile “denetime-izlemeye” alan bir kurum olduğu düşünülünce gelişmenin nasıl bir Türk mucizesi olduğu da kendiliğinden ortaya çıkıyor. AB’nin de insan hakları alanında referans aldığı temel kurum olan Konsey, 2000’de başlayan 2002-2004 arasında herkesi şaşırtan yoğun reform sürecini dikkate alarak Türkiye üzerindeki denetimi kaldırınca, önce AB Komisyonu buna da referans vererek “Türkiye Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirmektedir” görüşünü açıkladı, ardından da Aralık 2004’te AB Konseyi oybirliği, AB Parlamentosu ise 669 parlamenterin 407’sinin oyu ile Türkiye’de insan hakları ve demokrasi alanındaki somut ilerlemeleri dikkate alarak AB ile Türkiye arasında üyelik müzakerelerine başlaması kararı aldı.

Türkiye-AB ilişkilerinin inişli çıkışlı tarihinde en önemli dönüm noktalarının birisi olan Aralık 1997’deki AB Konseyi Lüksemburg Zirvesi’ndeki tartışmalar da bugün gelinen noktayı anlamak bakımından önemli ipuçları veriyor. Zirvede Soğuk Savaş sonrasındaki yeni Avrupalılık heyecanına uygun bir biçimde AB’nin geleceği şekillendirilirken, birliğin genişlemesi, bu stratejinin temeline yerleştirilmişti. 12 aday ülkenin 2004 ve 2007’de AB’ye üye olması hedefi ile ilan edildiği Zirve, Türkiye’yi açık bir biçimde genişleme stratejisinin dışında bırakmıştı. Böylece AB, 1959’da kendisine bir Avrupa ülkesi olarak başvuru yapan, 1963’te Ankara Anlaşması ile ortaklık oluşturduğu, 1987’de tam üyelik başvurusunu görüşmeyi kabul ettiği ve hatta 1995’te Gümrük Birliği tesis ettiği Türkiye’yi aslında iki bloklu sistemin “zorunlu müttefiki” olarak gördüğünü de ortaya koymuş oluyordu. Kuşkusuz Türkiye’nin AB’ye adaylığına ve üyeliğine karşı çıkanlar sadece Türkiye’yi “Avrupalı” görmeyenler değildi. Bilindiği üzere bu konuda iki temel eksen söz konusu: Bunlardan birincisi AB’yi Yunan uygarlığı, Roma hukuku ve Hıristiyan kültürü üzerine kurmayı tasarlayan ve Türkiye’yi kategorik olarak bu projenin dışında görenlerden oluşuyor. Adeta “doğuştan Avrupalılığı” (ki bunun varlığı da ayrıca tartışmalıdır), AB üyesi olmanın şartı olarak gören ve bu çerçevede Soğuk Savaş sonrasında S.Huntington’un tezlerini çağrıştıran Avrupalı muhafazakârların bu tavrı, Türkiye’nin AB üyeliği için çabalarını da anlamsız kılıyor. Zira bu yaklaşım esas alınırsa, Türkiye dinini-kültürünü-tarihini değiştiremeyeceğine göre, ne yaparsa yapsın topluluğun “doğal” yapısına uyumsuz görünüyor. Tabii ki Türkiye’nin AB için bugün de gelecekte de çok yönü ile önemli bir ülke olduğunu kimse reddetmiyor, ama bunun için de üyelik dışı yakın ilişki biçimleri (örneğin “ayrıcalıklı ortaklık”) geliştirilmesi öneriliyor. İkinci grup ise, AB’nin bir din-kültür-tarih birliği değil, “ilkeler birliği” olduğunu ifade ediyor ve adaylığın/üyeliğin Türkiye’nin performansına yani kendisini ilkeler çerçevesinde “Avrupalılaştırmasına” bağlı olduğunu ifade ediyor. Böylece “Avrupalılığın” doğuştan bir kimlik değil, ilkelere dayandığını ve “kazanılabilecek” bir süreç olduğu ifade edilebilir. Aslında son yüz yıllık tarihe yakından bakıldığında, neredeyse bütün AB ülkelerinin de bugün Avrupalılık denilen bu “olumlu” kimlikten ne kadar uzakta oldukları açık biçimde fark edilebilir. Demokrasi ve insan hakları temelindeki değerleri, ilkeleri ön plana çıkaran ve kültürel ırkçılığı reddeden yaklaşımlar, doğal olarak AB içinde Türkiye’ye de yer verebiliyor.

1997’de Lüksemburg’da hem kültürel karşıtlık hem de insan hakları ve demokrasi alanındaki eksiklikleri dile getirenler ortak bir yerde buluştular ve Türkiye sürecin dışına itildi. Hiç kuşku yok ki Türkiye’nin reddinde “Avrupalılık” yaklaşımı daha çok rol oynamıştı, ama aynı dönemin ayrılıkçı terör ve onunla bağlantılı uygulamalar ile post-modern darbe, (28 Şubat) sürecinin yaşandığı bir dönem olduğu da unutulmamalıdır. Zaten 1996’da Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi denetime alma kararı da bir tesadüf değildi. Ama Türkiye’de daha demokratik bir ülke isteyenlerin asıl itirazı eksikliklerimize değil, AB’nin bu konuda oynayabileceği rolü üzerinden atma çabasınaydı. AB’nin tıpkı daha önce Yunanistan, İspanya ve Portekiz’e 1997’de de Doğu Bloku ülkelerine yönelik “AB aracılığı ile demokrasi ve insan haklarını geliştirme yaklaşımı” sadece Türkiye’den esirgenmişti.

iç siyasetteki engellemelere rağmen

1997 Zirvesi’nde Türkiye reddedilirken AB Dönem Başkanı ve Lüksemburg Başbakanı C.Juncer’in “Biz işkenceci bir devletle müzakere yapamayız.” sözleri çok yankı yapmıştı. Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin kopma noktasına geldiği o günlerde Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinde yayınlanan bir karikatür çok çarpıcıydı. Karikatürde bir odada oturan ve Lüksemburg Kararları’nı alan 15 ülke temsilcisine bağırıp çağıran bir Türk resmediliyordu. Ama resimdeki Türk’ün ayağında dev bir pranga bağlanmış, üzerine de “işkence” yazılmıştı. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de bünyesinde yer aldığı Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi başkanlığına işte 1997’deki bu resimden kendini kurtarmış bir Türkiye seçiliyor. Türkiye, iç iktidar paylaşımından kaynaklanan bütün engellemelere rağmen kararlı bir biçimde demokrasiye ve insan haklarına doğru yürüyor. Türklerin hak edilmiş-kazanılmış Avrupalılığı AB için çizilen bütün kültürcü senaryolara rağmen engellenemeyecek biçimde kendine yer ediniyor. Yeni süreç hem Türkiye’de gerçek bir demokrasi ve insan hakları ortamının yaratılması hem de Avrupa’nın kültürel çeşitliliğe daha çok saygı göstermesi ve muhafazakâr kalıplardan kurtulması için iyi bir zemin sunuyor. Bu arada bir kez daha görüyoruz ki Türkiye’nin çabaları sonuç veriyor ve en başta kendi vatandaşlarına katkı sağlıyor. Altmış yıllık tarihinde ilk kez bir Türk’ü başkan seçen Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki bu gelişme ortadayken, Türkiye’nin Batılı-Avrupalı ekseninden kaymasından söz etmek daha da anlamsızlaşıyor. Aslında kayan, deformasyona uğrayan bir şey tabii ki var: Türkiye’deki ve Avrupa’daki iktidar yapılanmaları ve dogmalar.

(*) Bu konuda Bkz.: M.Murat Erdoğan: “Kazanılmış Avrupalılık ve AB İlerleme Raporu” Zaman-20 Ekim 2009, M. Murat Erdoğan: “Earned Europeanness”: Turkey and Diaspora Turks in Europe” in American Journal of Islamic Social Sciences (AJISS), 26-4, 2009, pp.136-146.

‘Kazanılmış Avrupalılık’ ve AB İlerleme Raporu

Mitolojideki prenses “Europa”nın Zeus tarafından kaçırılışı, Avrupa kimliğinin oluşumundaki ilk adımlardan birisi olarak bilinir ama aradan geçen binyıllarda Avrupa kimliği konusunda yapılan tartışmalar hiç bitmedi, bugün de devam ediyor. Bu konudaki tartışmaların -hem içerik hem de sınırları bakımından- vazgeçilmezi ise çoğunlukla Türkler oldu.

Her ne kadar Avrupalı güçlerin Ruslara karşı Osmanlı ile birlikte kazandıkları Kırım Savaşı sonrasında yapılan Paris Antlaşması (25 Şubat 1856) Osmanlı Devleti’ni bir “Avrupalı devlet” olarak tanımlasa da, genelde Türklerin Avrupalılığı özellikle üçüncü bir “düşmana” karşı ittifak ihtiyaçlarının canlı olduğu dönemlerde görüldü. Güvenlik kaygılarının ön planda olmadığı dönemlerde ise Türkler, Avrupa kimliğinin en popüler “ötekisi” olarak görüldü. Bu durum Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet yıllarında Türklerin Batılılaşma ve Avrupalılaşma tercihi ve kararlılığı ile biraz karmaşık bir hal alsa da Türkiye, Avrupalılarca çoğunlukla Avrupalı kurum ve kuralları ithal etmeye çalışan, ama Avrupalı olmayan Doğulu-Müslüman ülke olarak görüldü.

2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da “karşılıklı bağımlılıklar yaratma” yolu ile sürdürülebilir barış ve kalkınmanın sağlanması için ortaya çıkan ve zamanla başarısını da kanıtlayan AB (öncesinde AET ve AT) Avrupalılığın bir çekim merkezi olmasında son derece önemli bir rol oynadı. Avrupa’da pek çok kurum olmasına rağmen, “Avrupalı olmak” ile AB üyesi olmak neredeyse aynı şey olarak anlaşılmaya başlandı. AET’yi kuran Roma Antlaşması’nın imzalanmasından 2 yıl sonra 1959’da AET’ye üstelik de “Avrupalı bir devlet” olarak başvuran Türkiye’nin başvuruda bulunup bulunmayacağı bile tartışmalıydı. Soğuk Savaş dönemi koşullarının büyük katkısı ile başvurusu kabul edilen Türkiye için AET’nin taşıdığı kimlik değer, en önemli hususlardan birisiydi.

Bugün nasıl bir AB istenildiğine dair görüşler Türkiye’nin de yerini belirliyor. Kültür-din eksenli Avrupacılar için Türkiye en fazla “partner” olabilir. Daha güçlü ve iddialı bir Avrupa’yı ilkeler çerçevesinde kurmaya çalışanların Avrupa’sında ise Türkiye’ye orta ya da uzun vadede yer vardır. Çünkü Avrupa’yı bir ilkeler, kriterler bütünü olarak gören Türkiye, “Avrupalı doğmasa” da “Avrupalı olma” konusunda çaba içindedir. Yani Avrupa’daki kafa karışıklığını yaratanın büyük ölçüde Türklerin çabası olduğunu teslim etmek gerekiyor. Yani Türkler “biz Avrupalı değiliz” derse, Avrupalıların “olmaz, siz bir Alman, bir İsveçli, bir Portekizli kadar Avrupalısınız” demeyeceğini biliyoruz. İşte tam da bundan dolayı Türklerin Avrupalılığının özel bir temeli olduğunu ve bunun “doğuştan” ya da “kendiliğinden” değil, “kazanılmış Avrupalılık” olduğunu söylemek gerekiyor. [1] Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet ve toplum bazında genelde Batılı, özelde Avrupalı olma konusundaki kararlılık, çaba ve mücadele, neredeyse zaman zaman “Avrupalılara rağmen Avrupalı” olma hırsı, son derece özel bir durumdur ve Avrupalılık kimliği bütün (iç ve dış) itiraz ve reddiyelere rağmen Türkler tarafından artık hak edilmiş, “kazanılmıştır”. Burada en önemli husus şudur: Türkiye’de sadece devlet kendini Avrupalı olarak nitelemiyor, bu kimlik artık sıradan vatandaşın da, toplumun da içselleştirdiği bir değer. Dışişleri Bakanı A.Davutoğlu’nun “Biz Avrupalılar…” diye başlayan ve artık hiç garipsenmeyen sözlerinden belki de daha çarpıcı olanı, sokaktaki Türklerin kendilerini (AB üyeliği konusundaki tartışmaların yarattığı burukluğa rağmen) “Avrupalı” olarak tanımlamaları, tersini adeta bir hakaret olarak görmeleridir.

AB BASKISI, MODERNLEŞME GAYRETLERİNİ GÖLGELEMEMELİ

Burada “doğru” olan ya da “saygıya değer” olanın “Avrupalı doğmak” mı, “Avrupalı olmak mı?” ya da başka bir kavramla “doğuştan Avrupalı olmak mı”, “kazanılmış (hak edilmiş) bir Avrupalılık” mı olduğuna dair tartışmak çok anlamlı olmayabilir. Ancak öncelikle ne olduğumuza ya da olmadığımıza dair bir yüzleşmeye ihtiyaç var, ardından da sahip olduğumuzun değerini anlamaya ve takdir etmeye. Türkler, Osmanlı’dan günümüze, son dönemde de Kopenhag Kriterleri ile gerçekleştirdiği reformlarla bir hedef ve iddia ortaya koyuyor. Ortaya konulan genel hedef, bizim hedefimiz, özel yollar ve düzenlemelerin takvimi ise bazen “dışarıdan” geliyor. Bu bağlamda “keşke onlar istemeden biz iç dinamiklerimizle yapsak” türü yaklaşımın da anlamı kalmıyor. Çünkü bu ülke kendini medeni, demokratik, insan haklarına saygılı, çok kültürlü ve dünyanın en “akredite” medeniyet projelerinden birinin parçası olarak görmek istemese, dışarıdan kimse “baskı” da yapmayacak, itiraz da etmeyecek. Osmanlı Devleti’nin son döneminde ülkede yaşayan azınlıklara sahip çıkan ve parçalanan Osmanlı’da kendine avantajlar sağlamak amacıyla baskılar yapan Avrupalı güçler tabii ki vardı. Bunun yarattığı şüphecilik de anlaşılabilir. Ama bu durum, Osmanlı ve Cumhuriyet’teki ilerleme, modernleşme gayretlerinin genel hedefini gölgeleyemez. Atatürk dönemi de dahil olmak üzere Türkiye’nin bütün reform sürecinde dış dinamikler önemli rol oynadılar, ama dış dinamik ancak iç ihtiyaçlarla ve dinamiklerle uzlaştıkça etki sağlayabiliyor. Somutlaştıralım; Türkiye AET’ye başvururken pek çok iç ve dış dinamik göz önüne alındı ama eğer bu başvuru yapılmasaydı “lütfen gelin, biz sizin gibi bir Avrupalı devletin de içimizde olmasını istiyoruz” denilir miydi acaba? Ya da şimdi Türkiye “biz ayrıcalıklı ortaklığı kabul ediyoruz, ilişkilerimizi bundan sonra bu çerçevede sürdürelim” derse Avrupa’dan ciddi bir itiraz gelir mi? Ama Türkiye bazen hatalar, gevşemeler ya da sıklıkla yaşadığımız gibi iç politikadaki güç mücadelelerinde yaşanan sorunlardan kaynaklanan kesintilere rağmen AB’yi hem de oybirliği ile üyelik müzakereleri yapmaya ikna edebilmiştir. Sancılı süreç rahatsız edicidir ama işin doğası bunu gerektiriyor. Çünkü Türkiye “Avrupalılığı” kazanma, hak etme mücadelesi veriyor.

AB Komisyonu tarafından Türkiye için hazırlanan 12. İlerleme Raporu’na (2009) bu çerçeveden bakmakta da fayda var. AB, kendisine üye olmak isteyen ülkelere Kopenhag Kriterleri ile çerçevesi çizilen alanlarda yapılması gerekenleri Katılım Ortaklığı Belgesi ile sunuyor, o ülke de Ulusal Program’ı ile bu konuda neleri hangi takvim çerçevesinde yapacağını deklare ediyor. AB daha sonrasında taahhüt edilenlerle yapılanlar arasındaki ilişkileri raporluyor. Rapor ne kadar hacimliyse, o kadar sorun alanı olduğu da ortaya çıkıyor. Türkiye için hazırlanan ilerleme raporları düzenli bir biçimde kısalıyor, içerik olarak da hafifliyor. İşkenceci, demokrasinin vesayet altında olduğu, askerler tarafından yönetilen, içte kendisiyle çatışan, dışta da bütün komşuları ile sorun içinde olan, hukuksuzluğun egemen olduğu bir ülke görüntüsü hızla değişiyor. 2009 Raporu, Türkiye’de “güçlü milletten müteşekkil güçlü devlet” isteyenlerin genelde rahatsız olmayacağı bir içerik taşıyor. Unutmamak gerekir ki, Türkiye’de son on yılda AB sürecinde yapılan reform çalışmalarının temel unsuru yetkilerin ve hakların “devletten alınıp millete aktarılması” sürecidir. Bu “millet”, Türk milletidir!.. Yani Türkiye’den istenen, Türkler için devlet ile vatandaş arasındaki yetki devridir, yoksa Avrupalılara bir yetki aktarılmıyor. Yönetici elitin elinde tuttuğu, hatta çoğunlukla silahla gasp ettiği yetkiler ve haklar, bu reformlarla asıl sahibine dönüyor. Devleti mutlak ve itaat edilmesi gereken bir Leviathan olarak gören T.Hobbes’çu yaklaşımdan uzaklaşılıyor; J.Locke’un millete hizmetle yükümlü devlet modeli zihinlerde ve kurumlarda daha çok yerleşiyor. Türkiye’nin AB üyesi olmasına yönelik çabalar, demokrasi inancı zaten neredeyse hiç oturmamış, devletin bütün imkânlarını hoyratça kullanabilen klasik yönetici elit bakımından ciddi bir iktidar erozyonu sağlıyor ve AB ile yakınlaşmaya da ciddi itirazlar buradan geliyor. Türkiye’de demokrasiye ve millet iradesine inancı olanların, Kıbrıs konusu hariç, son raporda dile getirilen eleştirileri haksız görmesi neredeyse mümkün değil. Bu durum ilişkiler nereye evrilirse evrilsin, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin yarattığı kazanımın katkısını görmek bakımından da son derece önemli. Ancak Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve müreffeh bir toplum yaratılmasına yönelik bu yol haritasının işlerlik kazanması sadece AB baskısı ile açıklanamaz, bu “Avrupalı” olmayı hedefleyen bir zihniyetin başarısıdır.

SON RAPORUN TESCİL ETTİĞİ GERÇEK

AB Komisyonu’nca hazırlanan 2009 İlerleme Raporu’nun Türkiye bakımından bütün zamanların en olumlu-doğru, hatta AB Konseyi’ndeki tavır dikkate alındığında O.Rehn’in koltuğunu etkileyecek bir “cesaret” içerdiği de söylenebilir. Ancak bu rapora özellikle üç konuda itiraz etmek de gerekiyor: Birincisi Kıbrıs konusunda, Güney Kıbrıs’ın ve Yunanistan’ın etkisi ile ortaya konulan çözümsüzlüğün yükünün Türkiye’nin sırtına bindirilmesi haksızlıktır. Türkiye’nin 2002’ye kadar Kıbrıs politikasında son derece önemli hataları olsa da, mevcut durumdan sadece Türkiye’nin sorumlu tutulması hem büyük bir haksızlık hem de çözüm sürecini sadece Rumların maksimalist taleplerinin yerine getirilmesine bağlanması nedeni ile başarısızlığa mahkûmdur. AB’nin kendisinin de makul çözümler üretmesi gerekiyor. İkinci eleştirilecek konu Fransa ve Avusturya’nın öncülüğünde bloke edilen ve üyelik için son derece kritik önemleri olan müzakere başlıkları konusundaki haksızlığın dile getirilmemesi, bunun Türkiye’nin (Kıbrıs politikası da dahil) motivasyonuna olumsuz etkisinin dile getirilmemesidir. Üçüncüsü ise artık gerçekten kanayan bir yara haline gelen ve AB’nin bütün mantığına ve yapılan anlaşmalara açıkça aykırı olan hukuksuz vize uygulamalarının görmezlikten gelinmesidir.

Son ilerleme raporuna farklı yönlerinden bakmak tabii ki mümkün. Ancak esas olan, Türkiye’nin “AB potasına” asla geri çevrilemeyecek biçimde girdiğinin bir kez daha tescil edilmesidir. Avrupalıların Türklerden daha fazla Türkiye’nin AB üyesi olacağına dair inancı da bunun bir göstergesi. Avrupalılar, bunu zamana nasıl yayacaklarının arayışında. Türkiye ise hedefe kilitlendikçe, konuya devlet değil, millet odaklı yaklaştıkça hem itirazlar tek tek eriyor hem de yapılanlar Türk milletine katkı sağlıyor. 2009 İlerleme Raporu “Kazanılmış Avrupalılık” yolunda AB’nin Türkiye’ye yeni bir onay adımı olarak okunmalı.

[1] Bu kavramlaştırma konusunda daha ayrıntılı bir değerlendirme için: M.Murat Erdoğan, “Earned Europeanness”: Turkey and Diaspora Turks in Europe” in American Journal of Islamic Social Sciences (AJISS), 26-4, 2009, pp. 136-146.

Türklersiz Avrupa mı Türkiye’siz Avrupa mı?

Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkileri hemen her dönemde, her iki taraf için de “karmaşık ve çok yönlü özel ilişkiler” olarak nitelemek gerekiyor. İ

ki devlet arasında geleneksel işbirliği ve dostluk temelli ilişkiler Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku’na karşı “ortak kader birliği” (“Schicksalgemeinschaft”) ile başka bir anlam kazandı. Ama ilişkilerdeki asıl önemli değişim 1961’de yapılan iş gücü anlaşması ile Türklerin çalışma amacıyla Federal Almanya’ya gitmesiyle yaşandı. Kaybedilen savaş sonrasında yepyeni bir Almanya yaratmaya azimli Almanların kalkınma hamlesindeki en zayıf halka olan iş gücü açığının karşılanmasında Türkler büyük rol oynadılar. İş gücü transferi her iki ülke için de kısa vadede basit bir kazanç hesabına dayanıyordu. Göçün asıl aktörleri olan göçmen işçiler ise uzunca yıllar ihmal edilecekti. İsviçreli yazar Max Fritz’in “İşçi istemiştik, insan gönderdiler!” şeklindeki meşhur ironisi çok önemli bir gerçekliğe işaret ediyordu. Bugün sayıları artık milyonlarla ifade edilen Türk göçmenlerin sosyal, kültürel ve siyasal alanda yaşadıkları sorunların temellerini de burada aramakta fayda var.

Başka hiçbir ülke ile karşılaştırılamayacak derecede yoğun, karmaşık ve çok yönlü ilişkiler nedeni ile son 20 senede olduğu gibi bugün yapılacak Almanya seçimlerinde de “Türkler” ve “Türkiye” ciddi bir rol oynuyor. Konunun hem Almanya’da yaşayan Türkler, hem Türkiye-Almanya hem de Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri bakımından taşıdığı önem, Türkiye’nin de seçimlere ilgisini artırıyor. Bu seçimlerde Almanya’da yaşayan 3 milyon civarındaki Türk’ten Alman vatandaşlığı almış ve oy kullanma hakkına sahip olan yaklaşık 700 bin seçmen ve 31 milletvekili adayının bulunması, Türkleri son derece hassas olan seçim dengelerinde ciddi bir faktör haline de getiriyor. Türk seçmenlerin topluca hareket etmesini beklemek gerçekçi olmasa da, yüksek katılım ve belirli partilerde yoğunlaşmanın gerçekten de seçimlerin kaderini etkileme ihtimali oldukça yüksektir. Türk asıllı Alman seçmenlerin tercihlerinde hem kendi yaşamları, ihtiyaçları ve beklentileri ile ilgili konular, hem de duygusal bağlılıklarının hâlâ çok üst düzeyde olduğu anavatanları Türkiye konusundaki söylemler rol oynadığı söylenebilir. Bu iki ana faktör bazı siyasi akımlarda birleşebiliyor, bazılarında ise biri biriyle çatışıyor. Almanya’da bu seçimlerin en önde gelen konuları olan özellikle küresel mali krizle daha da öncelikli hale gelen ekonomik-malî sıkıntılar, iş piyasası, işsizlik ve sosyal haklar, aslında Alman asıllı olsun Türk asıllı olsun Almanya’daki bütün seçmenlerin tercihlerinde temel belirleyici konular olarak ortaya çıkıyor. Ama Türkler için göçmen politikaları, uyum ve katılım sorunları ile siyasal partilerin Türkiye politikalarındaki tercihlerinin de önemli bir rol oynayacağı beklenmelidir.

TÜRKİYE SİLAHI ARTIK GERİ TEPİYOR

Almanya’daki seçimlerde Türkiye-AB ilişkilerinin, bundan önceki seçimlere göre azalmış olsa da yine de gündemin önemli konularından birisi olması dikkat çekicidir. Bir ülkenin genel seçimlerinde seçmenlerin oy verirken, oy verecekleri partinin o ülkenin ekonomisi, sosyal sistemi, eğitimi, maliyesi, güvenliği vb. konuları değil de üçüncü bir ülkenin bir birliğe katılması konusunun öncelikli konu olmasındaki gariplik dikkat çekicidir. Ancak Türkiye’nin AB içinde yer alması ile ilgili Alman iç politikasında yaşanan tartışmanın, ülkede yaşayan 3 milyon Türk göçmenin varlığından bağımsız olmadığı da açıktır. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’yi AET-AT’ye yakınlaştıran asıl güç olan Federal Almanya’nın birleşme sonrasında Türkiye’yi hem de kültürel-tarihi özellikleri nedeniyle AB projesinin dışında tutmak konusundaki politikaları H.Kohl’ün iktidarı kaybettiği 1998’e kadar yoğun bir biçimde devam etti. Bu süreç hem AB’nin geleceğini tasarlayan Gündem 2000 raporuna hem de Lüksemburg Zirvesi kararlarına yansıdı. 1998’de Sosyal Demokrat-Yeşil koalisyonu ile Almanya’nın Türkiye politikası ciddi bir değişim gösterdi ve “AB bir kültür-din-tarih projesi değil, ilkeler projesidir. Kopenhag Kriterleri ile belirlenen ilkeleri yerine getiren Türkiye’ye de kapı açıktır” biçimdeki yeni politik tavır ile Türkiye önce 1999’da AB tarafından aday ülke olarak kabul edildi, ardından 2005’te müzakerelere başladı. Almanya bir kez daha Türkiye için “taşıyıcı” ülke olmuştu.

Almanya’da muhafazakâr politikacılar tarafından ortaya konulan Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tavırda hiç kuşku yok ki iç politik hesaplar da önemli rol oynuyor. Muhafazakar seçmenlerin mobilize edilmesinde Türkiye’nin üyeliği konusunun iyi bir araç olacağı düşünüldü. Ancak birkaç seçimde test edilen bu yaklaşımın siyasi getirisinin beklentinin altında kaldığı da bir gerçektir. Bu seçimlerin özellikle son döneminde Hıristiyan Demokratların Türkiye-AB konusuna neredeyse hiç değinmemesinde bu tecrübenin etkisi olduğu söylenebilir. Çünkü sadece Türkiye konusunun ön plana çıkarılması, sıradan seçmeni rahatsız etmeye ve olayı bir gündem şaşırtmacası olarak görmesine neden oluyor. Öte taraftan ülkede % 10 civarındaki göçmen oyları içinde son derece önemli yer tutan Türk ve diğer Müslüman göçmenlerin Yeşiller, Sol ya da Sosyal Demokratlara yönelmesi de kolaylaşıyor. Zaten yapılan pek çok araştırma Türklerin bu seçimlerde de hem göçmen yanlısı politikaları hem de Türkiye-AB konusundaki tutumları nedeni ile % 90’a varan bir oranla SPD (% 55), Yeşiller (% 25) ve Sol Parti’yi (% 10) tercih edeceğini ortaya koyuyor.

Burada çok önemli bir hususun altını çizmek gerekiyor: 90’lı yıllara kadar Almanya’da oy kullanma hakkına sahip göçmen Türkler, kendi ihtiyaç ve taleplerine daha yakın duran siyasi partilerle Türkiye devletiyle “daha iyi geçinen” siyasi partiler arasında sıkışmıştı. Ancak 1990 sonrasında Almanya’da muhafazakarların hem ülkede yaşayan yabancılara yönelik dışlayıcı tutum ve söylemleri, hem de Türk devleti ile AB bağlamında çatışma ortamına girmesi Türk seçmenlerin “çelişkilerini” de büyük ölçüde ortadan kaldırdı ve daha rahat oy vermelerini sağladı. Ancak özellikle vurgulamak gerekir ki Türk asıllı seçmenlerin Almanya’da Türkiye-AB ilişkilerine yönelik politikalar konusundaki hassasiyetleri, sadece anavatanları konusundaki duygusal yaklaşımları ile açıklanmaz. Türkiye’nin AB’den reddi konusundaki gerekçeler, aslında Almanya’da yaşayan Türk göçmenlerin kişisel ve toplumsal kimliklerine yönelik olarak da bir dışlayıcılık şeklinde okundu. Göçmen Türkler sadece duygusal bağlılıkları dolayısı ile anavatanları olarak gördükleri ülkelerinin “rencide” edilmesine değil, kendilerinin de rencide edildiğine inandılar. Yani dinî-kültürel-tarihî özellikleri nedeni ile “Türkiye’siz Avrupa” isteyenler, devamında rahatlıkla “Türklersiz Avrupa” da isteyebilecektir düşüncesi Türkler arasında yer etti.

Almanya seçimlerinde son yıllarda minimal farklılıkların iktidarları belirlemiş olması Türk göçmenlerin önemini daha da artırıyor. Almanya’daki genel seçimlerde düzenli bir biçimde oy verme oranında düşme yaşanması da ciddiye alınması gereken bir faktördür. 2005 seçimlerinde bu oran % 77,7’ye geriledi. Bu seçimlerde Türk kökenli yaklaşık 700 bin seçmen oy kullanma hakkına sahip olsa da Türklerin oy kullanmaya gitme konusundaki motivasyonlarının genel ortalamanın da altında kaldığı biliniyor. Oysa Türklerin siyasal hayatta ciddiye alınmaları ve seçimin kaderini kendi lehlerine çevirebilmeleri için Almanya ortalamasının üzerinde sandığa gitmeleri gerekiyor. Ancak Türk asıllı adayların, birkaç istisna dışında parti listelerinde kendilerine seçilecek yerler bulamamaları bu motivasyonu daha da düşürme etkisi yaratabilir. Bu çerçevede seçimlere katılan 31 Türk asıllı adaydan en fazla 5-6’sının seçilme şansı görünüyor. Seçimlerde 62,2 milyon seçmen içinde yer alan 700 bin Türk asıllı seçmenin % 80’in üstünde sandığa gitmeleri halinde seçimin kaderinde ciddi bir rol oynamaları beklenebilir. Zira Almanya’da seçimlerde hangi büyük parti önde olursa olsun, neticede ortaya bir koalisyon çıkacaktır. CDU/CSU ile FDP (Liberaller) arasında kurulacak bir koalisyon dışındaki alternatifler için her bir oyun son derece büyük önem taşıdığı biliniyor.

Almanya’da bugün yapılacak seçimlerde asıl belirleyici faktörün küresel krizin de ciddi etkisi ile ekonomik ve özellikle sosyal haklar konusu olacağı açıktır. Son kamuoyu araştırma sonuçlarına göre 2005’ten bu yana “büyük koalisyon” adı verilen ortak bir iktidar yürüten iki büyük partinin oyları arasında Merkel’in CDU/CSU’su lehine % 5’lik bir durum söz konusu. Öyle görünüyor ki 2005 seçimlerinde aralarında sadece % 1 fark bulunan bu iki partiden Steinmeier’in SPD’si daha zararlı çıktı, koalisyonun yarattığı olumlu gelişmeler CDU-CSU’ya yazılırken, olumsuzluklar SPD’de kaldı. Seçimlerde çok önemli bir sürpriz olmaz ise Almanya’da CDU-CSU ile FDP (Liberaller) arasında bir koalisyon ortaya çıkacak gibi görünüyor.

Bunun Türkiye-AB ilişkilerine genelde olumsuz yansıyacağı beklenebilir. Türkiye’nin başından beri sancılı olan AET-AT-AB sürecinde, özellikle de 90’lı yıllardan itibaren en çok eksikliğini hissettiği şeylerden birisinin kendisine açık destek verecek ve sürükleyecek büyük bir üye devletin olmamasıydı. Türkiye için bu bağlamda ciddi bir destek ülkesi gerekiyor. CDU-CSU/FDP koalisyonu Türkiye-AB ilişkilerini tabii ki bitirmeyecek, kesmeyecektir. Ancak Türkiye için ilişkinin engellenmemesi tek başına yeterli değildir, Türkiye’nin güçlü bir AB ülkesi tarafından desteklenmesi, sürüklenmesi gerekiyor. Bu seçimlerde Alman Sosyal Demokratlarının iktidardan uzaklaşması Türkiye’nin işini daha da zorlaştıracak, Türkiye’yi AB içinde istemeyen ülkelere daha rahat hareket etme imkânı verecektir. Unutmayalım ki Türkiye-AB ilişkilerinin son dört yılda yeterince ivme kazanmamasında Almanya’da 2005’teki iktidar değişikliği son derece önemli bir rol oynamıştır.

‘Euroturksbarometre’ çalışmasına ihtiyacımız var

Bu arada her geçen gün daha fazla “diaspora” hüviyetine kavuşan “Euro-Türkler” konusunda Türkiye’nin artan bir ilgi içinde olduğu açıktır. Bunda Türkiye-AB ilişkileri önemli bir rol oynamaktadır. Hiç kuşku yok ki asıl olan her bir Türk göçmenin yaşadığı ülkede eğitimi, mesleği, malî, sosyal ve kültürel gücü ile saygın bir durumda olmasına katkı sağlanmasıdır. Avrupa’da yaşayan Türkler artık Avrupalıdır ve Türkiye’nin en büyük şansı bu insanların anavatanları ile olan duygusal ve fizikî bağlarının son derece üst düzeyde olmasıdır. Göçmenlerimiz için de Türkiye için de en büyük kazanç, saygın ve etkin Avrupalı Türklerin varlığıdır. Ancak bütün bunlar vatandaşlarımıza ya da soydaşlarımıza yönelik ilgiyi ve iddialı çalışmaları gerekli kılmaktadır. Bu çerçevede halen bir Yurtdışı Türkler Başkanlığı kurulması konusundaki çalışmalar dikkat çekiyor. Ancak yurtdışındaki Türklerin sorunlarıyla ilgilenmek, onlara kendilerini geliştirmeleri konusunda destek olmak, haklarını koruyabilmek ve Türkiye’ye katkılarını artırmak bakımından en az bunun kadar önemli olan bir başka çalışmanın da acilen yapılması gerekiyor. Tıpkı AB Komisyonu’nun “Eurobarometre” çalışması gibi, Türkiye tarafından “Euroturksbarometre” çalışmaları yapılmalıdır. Sürekli, düzenli ve standart hale getirilecek tamamen bilimsel ciddiyet ve kriterler ile yılda bir kez Türklerin en çok sayıda yaşadığı 8-10 AB ülkesinde bağımsız, güvenirliği test edilmiş bir araştırma kuruluşu tarafından yapılacak bu tür bir çalışma, bugün Almanya seçimlerinde Türk göçmenlerin nasıl tavır alacağına dair gelişmelerin de aralarında olacağı pek çok konuda ciddi bir kazanç sağlayacaktır. Çünkü “bilgi güçtür”. Türkiye-AB ilişkilerini yürüten Başmüzakereci E.Bağış’ın ekibinin geliştirdiği iletişim stratejisinin bu tür bir zemin üzerinde daha rahat hareket edeceği kuşkusuzdur. İster Almanya’da, ister İsveç’te isterse Belçika’daki Türk göçmenlerin varlığı artık hem kendilerine hem de Türkiye’ye yarayacak bir güce ancak onları tanıyarak dönüştürülebilir. “Euroturksbarometre” göçmen Türklerin diasporalaşması ve beklenen lobi işlevini üstlenebilmeleri bakımından da son derece önemli olacaktır. Burada, muhatap ülkelerin endişelerini giderecek açıklık ve işbirliğini gözetmek de gereklidir.

Almanya’daki seçimlerin başta Almanya’da yaşayan Türkler, Türkiye-Almanya ilişkileri ve Türkiye-AB ilişkilerine yapacağı etki özellikle önümüzdeki dört yıl dikkate alındığında son derece önemli görünüyor. Sosyal Demokratların ya da Yeşillerin içinde yer almayacağı Alman hükümetlerinin AB sürecinde yaşanan sıkıntıları katlama ihtimali ne yazık ki yüksek görünüyor. Türk asıllı Alman vatandaşları, öncelikle kendi kaderlerini belirleme şansını iyi değerlendirmeli, ihtiyaç ve taleplerine göre oy kullanmalılar. Türkiye’nin bundan daha büyük beklentisi ve çıkarı olamaz.