‘Kazanılmış Avrupalılık’ ve AB İlerleme Raporu

Mitolojideki prenses “Europa”nın Zeus tarafından kaçırılışı, Avrupa kimliğinin oluşumundaki ilk adımlardan birisi olarak bilinir ama aradan geçen binyıllarda Avrupa kimliği konusunda yapılan tartışmalar hiç bitmedi, bugün de devam ediyor. Bu konudaki tartışmaların -hem içerik hem de sınırları bakımından- vazgeçilmezi ise çoğunlukla Türkler oldu.

Her ne kadar Avrupalı güçlerin Ruslara karşı Osmanlı ile birlikte kazandıkları Kırım Savaşı sonrasında yapılan Paris Antlaşması (25 Şubat 1856) Osmanlı Devleti’ni bir “Avrupalı devlet” olarak tanımlasa da, genelde Türklerin Avrupalılığı özellikle üçüncü bir “düşmana” karşı ittifak ihtiyaçlarının canlı olduğu dönemlerde görüldü. Güvenlik kaygılarının ön planda olmadığı dönemlerde ise Türkler, Avrupa kimliğinin en popüler “ötekisi” olarak görüldü. Bu durum Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet yıllarında Türklerin Batılılaşma ve Avrupalılaşma tercihi ve kararlılığı ile biraz karmaşık bir hal alsa da Türkiye, Avrupalılarca çoğunlukla Avrupalı kurum ve kuralları ithal etmeye çalışan, ama Avrupalı olmayan Doğulu-Müslüman ülke olarak görüldü.

2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da “karşılıklı bağımlılıklar yaratma” yolu ile sürdürülebilir barış ve kalkınmanın sağlanması için ortaya çıkan ve zamanla başarısını da kanıtlayan AB (öncesinde AET ve AT) Avrupalılığın bir çekim merkezi olmasında son derece önemli bir rol oynadı. Avrupa’da pek çok kurum olmasına rağmen, “Avrupalı olmak” ile AB üyesi olmak neredeyse aynı şey olarak anlaşılmaya başlandı. AET’yi kuran Roma Antlaşması’nın imzalanmasından 2 yıl sonra 1959’da AET’ye üstelik de “Avrupalı bir devlet” olarak başvuran Türkiye’nin başvuruda bulunup bulunmayacağı bile tartışmalıydı. Soğuk Savaş dönemi koşullarının büyük katkısı ile başvurusu kabul edilen Türkiye için AET’nin taşıdığı kimlik değer, en önemli hususlardan birisiydi.

Bugün nasıl bir AB istenildiğine dair görüşler Türkiye’nin de yerini belirliyor. Kültür-din eksenli Avrupacılar için Türkiye en fazla “partner” olabilir. Daha güçlü ve iddialı bir Avrupa’yı ilkeler çerçevesinde kurmaya çalışanların Avrupa’sında ise Türkiye’ye orta ya da uzun vadede yer vardır. Çünkü Avrupa’yı bir ilkeler, kriterler bütünü olarak gören Türkiye, “Avrupalı doğmasa” da “Avrupalı olma” konusunda çaba içindedir. Yani Avrupa’daki kafa karışıklığını yaratanın büyük ölçüde Türklerin çabası olduğunu teslim etmek gerekiyor. Yani Türkler “biz Avrupalı değiliz” derse, Avrupalıların “olmaz, siz bir Alman, bir İsveçli, bir Portekizli kadar Avrupalısınız” demeyeceğini biliyoruz. İşte tam da bundan dolayı Türklerin Avrupalılığının özel bir temeli olduğunu ve bunun “doğuştan” ya da “kendiliğinden” değil, “kazanılmış Avrupalılık” olduğunu söylemek gerekiyor. [1] Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet ve toplum bazında genelde Batılı, özelde Avrupalı olma konusundaki kararlılık, çaba ve mücadele, neredeyse zaman zaman “Avrupalılara rağmen Avrupalı” olma hırsı, son derece özel bir durumdur ve Avrupalılık kimliği bütün (iç ve dış) itiraz ve reddiyelere rağmen Türkler tarafından artık hak edilmiş, “kazanılmıştır”. Burada en önemli husus şudur: Türkiye’de sadece devlet kendini Avrupalı olarak nitelemiyor, bu kimlik artık sıradan vatandaşın da, toplumun da içselleştirdiği bir değer. Dışişleri Bakanı A.Davutoğlu’nun “Biz Avrupalılar…” diye başlayan ve artık hiç garipsenmeyen sözlerinden belki de daha çarpıcı olanı, sokaktaki Türklerin kendilerini (AB üyeliği konusundaki tartışmaların yarattığı burukluğa rağmen) “Avrupalı” olarak tanımlamaları, tersini adeta bir hakaret olarak görmeleridir.

AB BASKISI, MODERNLEŞME GAYRETLERİNİ GÖLGELEMEMELİ

Burada “doğru” olan ya da “saygıya değer” olanın “Avrupalı doğmak” mı, “Avrupalı olmak mı?” ya da başka bir kavramla “doğuştan Avrupalı olmak mı”, “kazanılmış (hak edilmiş) bir Avrupalılık” mı olduğuna dair tartışmak çok anlamlı olmayabilir. Ancak öncelikle ne olduğumuza ya da olmadığımıza dair bir yüzleşmeye ihtiyaç var, ardından da sahip olduğumuzun değerini anlamaya ve takdir etmeye. Türkler, Osmanlı’dan günümüze, son dönemde de Kopenhag Kriterleri ile gerçekleştirdiği reformlarla bir hedef ve iddia ortaya koyuyor. Ortaya konulan genel hedef, bizim hedefimiz, özel yollar ve düzenlemelerin takvimi ise bazen “dışarıdan” geliyor. Bu bağlamda “keşke onlar istemeden biz iç dinamiklerimizle yapsak” türü yaklaşımın da anlamı kalmıyor. Çünkü bu ülke kendini medeni, demokratik, insan haklarına saygılı, çok kültürlü ve dünyanın en “akredite” medeniyet projelerinden birinin parçası olarak görmek istemese, dışarıdan kimse “baskı” da yapmayacak, itiraz da etmeyecek. Osmanlı Devleti’nin son döneminde ülkede yaşayan azınlıklara sahip çıkan ve parçalanan Osmanlı’da kendine avantajlar sağlamak amacıyla baskılar yapan Avrupalı güçler tabii ki vardı. Bunun yarattığı şüphecilik de anlaşılabilir. Ama bu durum, Osmanlı ve Cumhuriyet’teki ilerleme, modernleşme gayretlerinin genel hedefini gölgeleyemez. Atatürk dönemi de dahil olmak üzere Türkiye’nin bütün reform sürecinde dış dinamikler önemli rol oynadılar, ama dış dinamik ancak iç ihtiyaçlarla ve dinamiklerle uzlaştıkça etki sağlayabiliyor. Somutlaştıralım; Türkiye AET’ye başvururken pek çok iç ve dış dinamik göz önüne alındı ama eğer bu başvuru yapılmasaydı “lütfen gelin, biz sizin gibi bir Avrupalı devletin de içimizde olmasını istiyoruz” denilir miydi acaba? Ya da şimdi Türkiye “biz ayrıcalıklı ortaklığı kabul ediyoruz, ilişkilerimizi bundan sonra bu çerçevede sürdürelim” derse Avrupa’dan ciddi bir itiraz gelir mi? Ama Türkiye bazen hatalar, gevşemeler ya da sıklıkla yaşadığımız gibi iç politikadaki güç mücadelelerinde yaşanan sorunlardan kaynaklanan kesintilere rağmen AB’yi hem de oybirliği ile üyelik müzakereleri yapmaya ikna edebilmiştir. Sancılı süreç rahatsız edicidir ama işin doğası bunu gerektiriyor. Çünkü Türkiye “Avrupalılığı” kazanma, hak etme mücadelesi veriyor.

AB Komisyonu tarafından Türkiye için hazırlanan 12. İlerleme Raporu’na (2009) bu çerçeveden bakmakta da fayda var. AB, kendisine üye olmak isteyen ülkelere Kopenhag Kriterleri ile çerçevesi çizilen alanlarda yapılması gerekenleri Katılım Ortaklığı Belgesi ile sunuyor, o ülke de Ulusal Program’ı ile bu konuda neleri hangi takvim çerçevesinde yapacağını deklare ediyor. AB daha sonrasında taahhüt edilenlerle yapılanlar arasındaki ilişkileri raporluyor. Rapor ne kadar hacimliyse, o kadar sorun alanı olduğu da ortaya çıkıyor. Türkiye için hazırlanan ilerleme raporları düzenli bir biçimde kısalıyor, içerik olarak da hafifliyor. İşkenceci, demokrasinin vesayet altında olduğu, askerler tarafından yönetilen, içte kendisiyle çatışan, dışta da bütün komşuları ile sorun içinde olan, hukuksuzluğun egemen olduğu bir ülke görüntüsü hızla değişiyor. 2009 Raporu, Türkiye’de “güçlü milletten müteşekkil güçlü devlet” isteyenlerin genelde rahatsız olmayacağı bir içerik taşıyor. Unutmamak gerekir ki, Türkiye’de son on yılda AB sürecinde yapılan reform çalışmalarının temel unsuru yetkilerin ve hakların “devletten alınıp millete aktarılması” sürecidir. Bu “millet”, Türk milletidir!.. Yani Türkiye’den istenen, Türkler için devlet ile vatandaş arasındaki yetki devridir, yoksa Avrupalılara bir yetki aktarılmıyor. Yönetici elitin elinde tuttuğu, hatta çoğunlukla silahla gasp ettiği yetkiler ve haklar, bu reformlarla asıl sahibine dönüyor. Devleti mutlak ve itaat edilmesi gereken bir Leviathan olarak gören T.Hobbes’çu yaklaşımdan uzaklaşılıyor; J.Locke’un millete hizmetle yükümlü devlet modeli zihinlerde ve kurumlarda daha çok yerleşiyor. Türkiye’nin AB üyesi olmasına yönelik çabalar, demokrasi inancı zaten neredeyse hiç oturmamış, devletin bütün imkânlarını hoyratça kullanabilen klasik yönetici elit bakımından ciddi bir iktidar erozyonu sağlıyor ve AB ile yakınlaşmaya da ciddi itirazlar buradan geliyor. Türkiye’de demokrasiye ve millet iradesine inancı olanların, Kıbrıs konusu hariç, son raporda dile getirilen eleştirileri haksız görmesi neredeyse mümkün değil. Bu durum ilişkiler nereye evrilirse evrilsin, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin yarattığı kazanımın katkısını görmek bakımından da son derece önemli. Ancak Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve müreffeh bir toplum yaratılmasına yönelik bu yol haritasının işlerlik kazanması sadece AB baskısı ile açıklanamaz, bu “Avrupalı” olmayı hedefleyen bir zihniyetin başarısıdır.

SON RAPORUN TESCİL ETTİĞİ GERÇEK

AB Komisyonu’nca hazırlanan 2009 İlerleme Raporu’nun Türkiye bakımından bütün zamanların en olumlu-doğru, hatta AB Konseyi’ndeki tavır dikkate alındığında O.Rehn’in koltuğunu etkileyecek bir “cesaret” içerdiği de söylenebilir. Ancak bu rapora özellikle üç konuda itiraz etmek de gerekiyor: Birincisi Kıbrıs konusunda, Güney Kıbrıs’ın ve Yunanistan’ın etkisi ile ortaya konulan çözümsüzlüğün yükünün Türkiye’nin sırtına bindirilmesi haksızlıktır. Türkiye’nin 2002’ye kadar Kıbrıs politikasında son derece önemli hataları olsa da, mevcut durumdan sadece Türkiye’nin sorumlu tutulması hem büyük bir haksızlık hem de çözüm sürecini sadece Rumların maksimalist taleplerinin yerine getirilmesine bağlanması nedeni ile başarısızlığa mahkûmdur. AB’nin kendisinin de makul çözümler üretmesi gerekiyor. İkinci eleştirilecek konu Fransa ve Avusturya’nın öncülüğünde bloke edilen ve üyelik için son derece kritik önemleri olan müzakere başlıkları konusundaki haksızlığın dile getirilmemesi, bunun Türkiye’nin (Kıbrıs politikası da dahil) motivasyonuna olumsuz etkisinin dile getirilmemesidir. Üçüncüsü ise artık gerçekten kanayan bir yara haline gelen ve AB’nin bütün mantığına ve yapılan anlaşmalara açıkça aykırı olan hukuksuz vize uygulamalarının görmezlikten gelinmesidir.

Son ilerleme raporuna farklı yönlerinden bakmak tabii ki mümkün. Ancak esas olan, Türkiye’nin “AB potasına” asla geri çevrilemeyecek biçimde girdiğinin bir kez daha tescil edilmesidir. Avrupalıların Türklerden daha fazla Türkiye’nin AB üyesi olacağına dair inancı da bunun bir göstergesi. Avrupalılar, bunu zamana nasıl yayacaklarının arayışında. Türkiye ise hedefe kilitlendikçe, konuya devlet değil, millet odaklı yaklaştıkça hem itirazlar tek tek eriyor hem de yapılanlar Türk milletine katkı sağlıyor. 2009 İlerleme Raporu “Kazanılmış Avrupalılık” yolunda AB’nin Türkiye’ye yeni bir onay adımı olarak okunmalı.

[1] Bu kavramlaştırma konusunda daha ayrıntılı bir değerlendirme için: M.Murat Erdoğan, “Earned Europeanness”: Turkey and Diaspora Turks in Europe” in American Journal of Islamic Social Sciences (AJISS), 26-4, 2009, pp. 136-146.

Reklamlar

Türklersiz Avrupa mı Türkiye’siz Avrupa mı?

Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkileri hemen her dönemde, her iki taraf için de “karmaşık ve çok yönlü özel ilişkiler” olarak nitelemek gerekiyor. İ

ki devlet arasında geleneksel işbirliği ve dostluk temelli ilişkiler Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku’na karşı “ortak kader birliği” (“Schicksalgemeinschaft”) ile başka bir anlam kazandı. Ama ilişkilerdeki asıl önemli değişim 1961’de yapılan iş gücü anlaşması ile Türklerin çalışma amacıyla Federal Almanya’ya gitmesiyle yaşandı. Kaybedilen savaş sonrasında yepyeni bir Almanya yaratmaya azimli Almanların kalkınma hamlesindeki en zayıf halka olan iş gücü açığının karşılanmasında Türkler büyük rol oynadılar. İş gücü transferi her iki ülke için de kısa vadede basit bir kazanç hesabına dayanıyordu. Göçün asıl aktörleri olan göçmen işçiler ise uzunca yıllar ihmal edilecekti. İsviçreli yazar Max Fritz’in “İşçi istemiştik, insan gönderdiler!” şeklindeki meşhur ironisi çok önemli bir gerçekliğe işaret ediyordu. Bugün sayıları artık milyonlarla ifade edilen Türk göçmenlerin sosyal, kültürel ve siyasal alanda yaşadıkları sorunların temellerini de burada aramakta fayda var.

Başka hiçbir ülke ile karşılaştırılamayacak derecede yoğun, karmaşık ve çok yönlü ilişkiler nedeni ile son 20 senede olduğu gibi bugün yapılacak Almanya seçimlerinde de “Türkler” ve “Türkiye” ciddi bir rol oynuyor. Konunun hem Almanya’da yaşayan Türkler, hem Türkiye-Almanya hem de Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri bakımından taşıdığı önem, Türkiye’nin de seçimlere ilgisini artırıyor. Bu seçimlerde Almanya’da yaşayan 3 milyon civarındaki Türk’ten Alman vatandaşlığı almış ve oy kullanma hakkına sahip olan yaklaşık 700 bin seçmen ve 31 milletvekili adayının bulunması, Türkleri son derece hassas olan seçim dengelerinde ciddi bir faktör haline de getiriyor. Türk seçmenlerin topluca hareket etmesini beklemek gerçekçi olmasa da, yüksek katılım ve belirli partilerde yoğunlaşmanın gerçekten de seçimlerin kaderini etkileme ihtimali oldukça yüksektir. Türk asıllı Alman seçmenlerin tercihlerinde hem kendi yaşamları, ihtiyaçları ve beklentileri ile ilgili konular, hem de duygusal bağlılıklarının hâlâ çok üst düzeyde olduğu anavatanları Türkiye konusundaki söylemler rol oynadığı söylenebilir. Bu iki ana faktör bazı siyasi akımlarda birleşebiliyor, bazılarında ise biri biriyle çatışıyor. Almanya’da bu seçimlerin en önde gelen konuları olan özellikle küresel mali krizle daha da öncelikli hale gelen ekonomik-malî sıkıntılar, iş piyasası, işsizlik ve sosyal haklar, aslında Alman asıllı olsun Türk asıllı olsun Almanya’daki bütün seçmenlerin tercihlerinde temel belirleyici konular olarak ortaya çıkıyor. Ama Türkler için göçmen politikaları, uyum ve katılım sorunları ile siyasal partilerin Türkiye politikalarındaki tercihlerinin de önemli bir rol oynayacağı beklenmelidir.

TÜRKİYE SİLAHI ARTIK GERİ TEPİYOR

Almanya’daki seçimlerde Türkiye-AB ilişkilerinin, bundan önceki seçimlere göre azalmış olsa da yine de gündemin önemli konularından birisi olması dikkat çekicidir. Bir ülkenin genel seçimlerinde seçmenlerin oy verirken, oy verecekleri partinin o ülkenin ekonomisi, sosyal sistemi, eğitimi, maliyesi, güvenliği vb. konuları değil de üçüncü bir ülkenin bir birliğe katılması konusunun öncelikli konu olmasındaki gariplik dikkat çekicidir. Ancak Türkiye’nin AB içinde yer alması ile ilgili Alman iç politikasında yaşanan tartışmanın, ülkede yaşayan 3 milyon Türk göçmenin varlığından bağımsız olmadığı da açıktır. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’yi AET-AT’ye yakınlaştıran asıl güç olan Federal Almanya’nın birleşme sonrasında Türkiye’yi hem de kültürel-tarihi özellikleri nedeniyle AB projesinin dışında tutmak konusundaki politikaları H.Kohl’ün iktidarı kaybettiği 1998’e kadar yoğun bir biçimde devam etti. Bu süreç hem AB’nin geleceğini tasarlayan Gündem 2000 raporuna hem de Lüksemburg Zirvesi kararlarına yansıdı. 1998’de Sosyal Demokrat-Yeşil koalisyonu ile Almanya’nın Türkiye politikası ciddi bir değişim gösterdi ve “AB bir kültür-din-tarih projesi değil, ilkeler projesidir. Kopenhag Kriterleri ile belirlenen ilkeleri yerine getiren Türkiye’ye de kapı açıktır” biçimdeki yeni politik tavır ile Türkiye önce 1999’da AB tarafından aday ülke olarak kabul edildi, ardından 2005’te müzakerelere başladı. Almanya bir kez daha Türkiye için “taşıyıcı” ülke olmuştu.

Almanya’da muhafazakâr politikacılar tarafından ortaya konulan Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tavırda hiç kuşku yok ki iç politik hesaplar da önemli rol oynuyor. Muhafazakar seçmenlerin mobilize edilmesinde Türkiye’nin üyeliği konusunun iyi bir araç olacağı düşünüldü. Ancak birkaç seçimde test edilen bu yaklaşımın siyasi getirisinin beklentinin altında kaldığı da bir gerçektir. Bu seçimlerin özellikle son döneminde Hıristiyan Demokratların Türkiye-AB konusuna neredeyse hiç değinmemesinde bu tecrübenin etkisi olduğu söylenebilir. Çünkü sadece Türkiye konusunun ön plana çıkarılması, sıradan seçmeni rahatsız etmeye ve olayı bir gündem şaşırtmacası olarak görmesine neden oluyor. Öte taraftan ülkede % 10 civarındaki göçmen oyları içinde son derece önemli yer tutan Türk ve diğer Müslüman göçmenlerin Yeşiller, Sol ya da Sosyal Demokratlara yönelmesi de kolaylaşıyor. Zaten yapılan pek çok araştırma Türklerin bu seçimlerde de hem göçmen yanlısı politikaları hem de Türkiye-AB konusundaki tutumları nedeni ile % 90’a varan bir oranla SPD (% 55), Yeşiller (% 25) ve Sol Parti’yi (% 10) tercih edeceğini ortaya koyuyor.

Burada çok önemli bir hususun altını çizmek gerekiyor: 90’lı yıllara kadar Almanya’da oy kullanma hakkına sahip göçmen Türkler, kendi ihtiyaç ve taleplerine daha yakın duran siyasi partilerle Türkiye devletiyle “daha iyi geçinen” siyasi partiler arasında sıkışmıştı. Ancak 1990 sonrasında Almanya’da muhafazakarların hem ülkede yaşayan yabancılara yönelik dışlayıcı tutum ve söylemleri, hem de Türk devleti ile AB bağlamında çatışma ortamına girmesi Türk seçmenlerin “çelişkilerini” de büyük ölçüde ortadan kaldırdı ve daha rahat oy vermelerini sağladı. Ancak özellikle vurgulamak gerekir ki Türk asıllı seçmenlerin Almanya’da Türkiye-AB ilişkilerine yönelik politikalar konusundaki hassasiyetleri, sadece anavatanları konusundaki duygusal yaklaşımları ile açıklanmaz. Türkiye’nin AB’den reddi konusundaki gerekçeler, aslında Almanya’da yaşayan Türk göçmenlerin kişisel ve toplumsal kimliklerine yönelik olarak da bir dışlayıcılık şeklinde okundu. Göçmen Türkler sadece duygusal bağlılıkları dolayısı ile anavatanları olarak gördükleri ülkelerinin “rencide” edilmesine değil, kendilerinin de rencide edildiğine inandılar. Yani dinî-kültürel-tarihî özellikleri nedeni ile “Türkiye’siz Avrupa” isteyenler, devamında rahatlıkla “Türklersiz Avrupa” da isteyebilecektir düşüncesi Türkler arasında yer etti.

Almanya seçimlerinde son yıllarda minimal farklılıkların iktidarları belirlemiş olması Türk göçmenlerin önemini daha da artırıyor. Almanya’daki genel seçimlerde düzenli bir biçimde oy verme oranında düşme yaşanması da ciddiye alınması gereken bir faktördür. 2005 seçimlerinde bu oran % 77,7’ye geriledi. Bu seçimlerde Türk kökenli yaklaşık 700 bin seçmen oy kullanma hakkına sahip olsa da Türklerin oy kullanmaya gitme konusundaki motivasyonlarının genel ortalamanın da altında kaldığı biliniyor. Oysa Türklerin siyasal hayatta ciddiye alınmaları ve seçimin kaderini kendi lehlerine çevirebilmeleri için Almanya ortalamasının üzerinde sandığa gitmeleri gerekiyor. Ancak Türk asıllı adayların, birkaç istisna dışında parti listelerinde kendilerine seçilecek yerler bulamamaları bu motivasyonu daha da düşürme etkisi yaratabilir. Bu çerçevede seçimlere katılan 31 Türk asıllı adaydan en fazla 5-6’sının seçilme şansı görünüyor. Seçimlerde 62,2 milyon seçmen içinde yer alan 700 bin Türk asıllı seçmenin % 80’in üstünde sandığa gitmeleri halinde seçimin kaderinde ciddi bir rol oynamaları beklenebilir. Zira Almanya’da seçimlerde hangi büyük parti önde olursa olsun, neticede ortaya bir koalisyon çıkacaktır. CDU/CSU ile FDP (Liberaller) arasında kurulacak bir koalisyon dışındaki alternatifler için her bir oyun son derece büyük önem taşıdığı biliniyor.

Almanya’da bugün yapılacak seçimlerde asıl belirleyici faktörün küresel krizin de ciddi etkisi ile ekonomik ve özellikle sosyal haklar konusu olacağı açıktır. Son kamuoyu araştırma sonuçlarına göre 2005’ten bu yana “büyük koalisyon” adı verilen ortak bir iktidar yürüten iki büyük partinin oyları arasında Merkel’in CDU/CSU’su lehine % 5’lik bir durum söz konusu. Öyle görünüyor ki 2005 seçimlerinde aralarında sadece % 1 fark bulunan bu iki partiden Steinmeier’in SPD’si daha zararlı çıktı, koalisyonun yarattığı olumlu gelişmeler CDU-CSU’ya yazılırken, olumsuzluklar SPD’de kaldı. Seçimlerde çok önemli bir sürpriz olmaz ise Almanya’da CDU-CSU ile FDP (Liberaller) arasında bir koalisyon ortaya çıkacak gibi görünüyor.

Bunun Türkiye-AB ilişkilerine genelde olumsuz yansıyacağı beklenebilir. Türkiye’nin başından beri sancılı olan AET-AT-AB sürecinde, özellikle de 90’lı yıllardan itibaren en çok eksikliğini hissettiği şeylerden birisinin kendisine açık destek verecek ve sürükleyecek büyük bir üye devletin olmamasıydı. Türkiye için bu bağlamda ciddi bir destek ülkesi gerekiyor. CDU-CSU/FDP koalisyonu Türkiye-AB ilişkilerini tabii ki bitirmeyecek, kesmeyecektir. Ancak Türkiye için ilişkinin engellenmemesi tek başına yeterli değildir, Türkiye’nin güçlü bir AB ülkesi tarafından desteklenmesi, sürüklenmesi gerekiyor. Bu seçimlerde Alman Sosyal Demokratlarının iktidardan uzaklaşması Türkiye’nin işini daha da zorlaştıracak, Türkiye’yi AB içinde istemeyen ülkelere daha rahat hareket etme imkânı verecektir. Unutmayalım ki Türkiye-AB ilişkilerinin son dört yılda yeterince ivme kazanmamasında Almanya’da 2005’teki iktidar değişikliği son derece önemli bir rol oynamıştır.

‘Euroturksbarometre’ çalışmasına ihtiyacımız var

Bu arada her geçen gün daha fazla “diaspora” hüviyetine kavuşan “Euro-Türkler” konusunda Türkiye’nin artan bir ilgi içinde olduğu açıktır. Bunda Türkiye-AB ilişkileri önemli bir rol oynamaktadır. Hiç kuşku yok ki asıl olan her bir Türk göçmenin yaşadığı ülkede eğitimi, mesleği, malî, sosyal ve kültürel gücü ile saygın bir durumda olmasına katkı sağlanmasıdır. Avrupa’da yaşayan Türkler artık Avrupalıdır ve Türkiye’nin en büyük şansı bu insanların anavatanları ile olan duygusal ve fizikî bağlarının son derece üst düzeyde olmasıdır. Göçmenlerimiz için de Türkiye için de en büyük kazanç, saygın ve etkin Avrupalı Türklerin varlığıdır. Ancak bütün bunlar vatandaşlarımıza ya da soydaşlarımıza yönelik ilgiyi ve iddialı çalışmaları gerekli kılmaktadır. Bu çerçevede halen bir Yurtdışı Türkler Başkanlığı kurulması konusundaki çalışmalar dikkat çekiyor. Ancak yurtdışındaki Türklerin sorunlarıyla ilgilenmek, onlara kendilerini geliştirmeleri konusunda destek olmak, haklarını koruyabilmek ve Türkiye’ye katkılarını artırmak bakımından en az bunun kadar önemli olan bir başka çalışmanın da acilen yapılması gerekiyor. Tıpkı AB Komisyonu’nun “Eurobarometre” çalışması gibi, Türkiye tarafından “Euroturksbarometre” çalışmaları yapılmalıdır. Sürekli, düzenli ve standart hale getirilecek tamamen bilimsel ciddiyet ve kriterler ile yılda bir kez Türklerin en çok sayıda yaşadığı 8-10 AB ülkesinde bağımsız, güvenirliği test edilmiş bir araştırma kuruluşu tarafından yapılacak bu tür bir çalışma, bugün Almanya seçimlerinde Türk göçmenlerin nasıl tavır alacağına dair gelişmelerin de aralarında olacağı pek çok konuda ciddi bir kazanç sağlayacaktır. Çünkü “bilgi güçtür”. Türkiye-AB ilişkilerini yürüten Başmüzakereci E.Bağış’ın ekibinin geliştirdiği iletişim stratejisinin bu tür bir zemin üzerinde daha rahat hareket edeceği kuşkusuzdur. İster Almanya’da, ister İsveç’te isterse Belçika’daki Türk göçmenlerin varlığı artık hem kendilerine hem de Türkiye’ye yarayacak bir güce ancak onları tanıyarak dönüştürülebilir. “Euroturksbarometre” göçmen Türklerin diasporalaşması ve beklenen lobi işlevini üstlenebilmeleri bakımından da son derece önemli olacaktır. Burada, muhatap ülkelerin endişelerini giderecek açıklık ve işbirliğini gözetmek de gereklidir.

Almanya’daki seçimlerin başta Almanya’da yaşayan Türkler, Türkiye-Almanya ilişkileri ve Türkiye-AB ilişkilerine yapacağı etki özellikle önümüzdeki dört yıl dikkate alındığında son derece önemli görünüyor. Sosyal Demokratların ya da Yeşillerin içinde yer almayacağı Alman hükümetlerinin AB sürecinde yaşanan sıkıntıları katlama ihtimali ne yazık ki yüksek görünüyor. Türk asıllı Alman vatandaşları, öncelikle kendi kaderlerini belirleme şansını iyi değerlendirmeli, ihtiyaç ve taleplerine göre oy kullanmalılar. Türkiye’nin bundan daha büyük beklentisi ve çıkarı olamaz.