“Perspectıves, Expectatıons and Suggestıons of the Turkısh Busıness Sector on Syrıans ın Turkey” – M.Murat Erdoğan/Can Ünver-TISK

SYRIANS-Eng-MME

Reklamlar

M. Murat ERDOĞAN: Presıdental Electıon ın Turkey: Erdogan’s “New Turkey” and “New Challenges” (Johns Hopkıns Unıversıty-AICGS Issue Brıef)

Presidental Election in Turkey: Erdogan’s “New Turkey” and “New Challenges”www.aicgs.org/publication/presidential-elections-in-turkey/

‘Gezi Hatt-ı Hümayunu’: 2013 İlerleme Raporu

Kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin AB (AET, AT) ile ilişkisi başından beri çok sorunlu bir ilişki. Bunun temel nedeni ise aslında her iki tarafın da bu işin ‘doğal’ bir süreç olmadığının farkında olması. 1950’li yılların sonlarında Yunanistan ile çatışmalar ve rekabet, SSCB kaynaklı tehdit algısı, mali destek alma, ekonomiyi geliştirme vb pek çok önemli gerekçeden de söz edilebilir ama Türkiye’nin AB ile ilişkileri, büyük ölçüde bir ‘kimlik politikası’ çerçevesinde yürütüldü. Tıpkı ‘İtalya’yı kuranların İtalyanları yaratması’, ‘AB’yi kuranların Avrupalıları yaratması’ projesi gibi bizler de özellikle Cumhuriyet Türkiyesi ile ‘yeni Türkleri’ yaratma çabası içinde AB’yi genel Batılılaşma, modernleşme projesinin önemli bir parçası olarak benimsedik. Bu bağlamda hem bizim hem kendi kimliği tartışmalı olsa da artık bir olgunluk içinde istediği kavramı kendine biçme lüksünü yaşayan ‘Avrupalılar’ın sıklıkla kafalarımız karıştı. “Macaristan, Slovenya, Avusturya, Norveç… Avrupalı mıdır” diye soran olmadı ama Türkiye’nin ismi geçince bu soru gayet normal bir soru oldu. Yani Türkiye söz konusu olunca ‘natural born European’ bir ülkeden değil ama dişi ile tırnağı ile kararlı bir biçimde inatla hatta bazı Avrupalılara rağmen (inadına) Avrupalılaşmaya kararlı bir ülkeden söz ediyoruz. Bu hiç kötü bir şey değil, hatta daha kıymetli de sayılabilir. Çünkü asıl önemli kimlikler bize verili olanlar değil, kendi tercihlerimizle oluşanlardır. D. Yani Türkiye’nin üyeliği neredeyse AB’nin ilk kurulma kararı kadar önemli ve stratejik bir karardır. Şu an AB’ye şekil veren Almanya, Fransa, kısmen de İtalya, İngiltere, İspanya ve Polonya’dır. Türkiye üye olursa, AB’nin en önemli kararları, iddialı, kendine güvenli ve hem nüfusu hem coğrafyası büyük bir ülke olan Türkiye’nin isteği ya da reddi ile şekillenecektir. Üstelik ‘öteki’ Türkiye’nin evlere şenlik komşularını da ve bunun AB’ye getireceği riskleri de unutmayalım. O zaman “AB bu Türkiye’yi neden istesin” sorusunun cevabı ise daha stratejik bakışta gizli. AB’nin küresel rekabet içinde Türkiye ile ortaklığının orta ve uzun vadedeki katkısı, Türkiye’nin taşıdığı risklerin önemini azaltıyor. Bunu Batılı bütün stratejistler sıklıkla ifade ederler. Vizyoner AB politikacıları da bunun farkındadır. İşte onun içindir ki, Türkiye’nin içlerinde değil yanlarında (mesela ‘ayrıcalıklı bir ortaklık’ modeli ile) yer almasını sağlamaya, böylece Türkiye’nin risklerinin azalması için zamana yaymak gibi bir çaba gösteriliyor. İzim de AB kuruluş felsefesine uygun bir biçimde barış, refah ve demokrasi içinde bir alan yaratmaya çalışıyor ve buna gelecek risklerden de uzak durmaya çalışıyor. Bu anlaşılabilir. Ama bizim de şunu sormamız gerekiyor: 50 yıllık süreç içinde örneğin, şu an AB politikalarını yöneten, 2005’te büyük gayretlerinin neticesi olarak üyelik müzakerelerine başlanmasına vesile olan, hatta bunun için bakanlık bile kuran AK Parti ’nin kadrolarının 1970-90 arasındaki söylemlerine baktığınızda, bugün ile bağlantı kurabilir misiniz? Ya da CHP ’ye bakalım, MHP ’ye bakalım. Hangi parti ya da devlet kurumu, tutarlı biçimde AB politikası izlediğini söyleyebilir?
Bütün sorunlarına, çelişkilerine ve eksikliklerine rağmen hiç kuşku yok ki AB, dünyada bugüne kadar gerçekleşen en başarılı barış ve kalkınma projesidir. Zaten bunun içindir ki AB ‘Avrupa’ kavramını adeta kendisi ile özdeş kullanma ve hatta ‘Avrupalılık payesi’ verme tekelini elinde tutma cüretine, şımarıklığına da sahip çıkıyor. Dünoğalda Avrupalı kabul edilmeyen ama Avrupalılaşma için çaba gösteren, bunun için yasalarını, sistemini, yaşam biçimini, alfabesini, müziğini, askeri yapısını, eğitim sitemini değiştiren ve aktif çaba gösteren bir Türkiye söz konusu. Bu çaba AB üyeliği getirmedi ama Türkiye’yi ilkeler bakımından bir Avrupalı ülke yapmak yönünde sonuç da verdi. Her ne kadar Türkiye’nin pek çok eksiği olsa da AB ile ilişkilerin ulaştığı nokta tatmin edici olmasa da ve hâlâ “Türkiye Avrupalı mıdır” tartışmalarına rastlansa da Türkiye ‘kendi Avrupalılığını kazanmış’ bir ülke olarak şu an AB ile üyelik müzakerelerini yürüten bir ülkedir. İki büyük yıkım savaşının ardından bir barış ve kalkınma projesi olarak ortaya çıkan ve bizatihi kendisi de suni bir yapılanma ve kimliğe sahip olan AB’nin artık neredeyse doğallaşmış kimlik yapısı içinde Türkiye’nin gerçekleştirdiği, üstelik her daim keskin muhalefetin varlığına rağmen son derece önemli. Muhafazakâr Avrupalıların ‘Antik Yunan-Roma-Hırıstiyanlık’ ile çizmeye çalıştığı kimlik çerçevesini, Türkiye ve seküler Avrupalılar tarihsel-dini boyuttan çıkarmış, ‘demokrasi, insan hakları, piyasa ekonomisi…’ gibi modern kavramlarla tanımlanan bir Avrupa’nın kimliğinde önemli rol oynamıştır. Bu anlamda Türkiye, hem Avrupa kavramının geliştirilmesinde kısmi rol oynayan hem de kendi Avrupalılığını ‘kazanmış’ bir ülkedir. Üstelik Türkiye’nin Avrupalılık mücadelesi sadece bir devlet politikası olmayı da aşmış, toplumun da benimsediği bir zemine oturmuştur.
Türkiye’nin göreli yoksulluğu, nüfus yapısı, tarihsel ve kültürel ötekiliği, bulunduğu coğrafya ve komşuları, zaman zaman ürkütücü hırsı Avrupa’nın Türkiye’yi hep belirli bir mesafede tutmasında etkili oluyor. Çünkü içinde Türkiye olan bir AB ile Türkiyesiz bir AB biri birinden çok farklı iki ayrı siyasi ve sosyal projediryadaki bütün diğer bölgesel entegrasyon projeleri, Şanghay dahil, AB modelinden hareket ediyor. Bu başarı, özellikle 90’larda AB’nin inanılmaz bir cazibe merkezi haline dönüşmesine neden oldu. Türkiye’nin AB’yi ciddiye aldığı dönem 1993 sonrasında başlar. 1990-93 dönemi ise çok öğreticidir. Bu dönemde, Türk dünyası ve Ortadoğu’da ortaya çıkan boşluğun verdiği heyecan, ABD ve İsrail’in verdiği ciddi destek ile ‘bölgesel güç’ olmak hedeflenmişti. Ama bu politika, ABD ‘Russia first!’ politikasına geçince çöktü. Onun için 1993 sonrasında ‘yeniden keşfedilen’ AB’ye yöneldik. Ancak Soğuk Savaş döneminin ‘kaybedilmemesi gereken tampon ülkesi’ Türkiye ile ilişkiyi önemseyen AB, Türkiye’nin ‘ben geldim’ dediği dönemde yüzünü çoktan Türkiye’den çevirmişti. Türkiye’nin başından beri sakat olduğu belli olan Gümrük Birliği üzerinden AB’ye kanca atma refleksi bundan kaynaklandı. Buna rağmen 1997 Lüksemburg Zirvesi Türkiye’yi genişleme süreci dışına itti. Ama kabul etmek gerekir ki, Türkiye bundan sonraki bütün hükümetler döneminde, en çok da AK Parti döneminde AB için çok ciddi çaba gösterdi. Bunda iç politik tıkanıklıkları aşma ve vesayeti ortadan kaldırma çabasının da payı büyüktü.
Türkiye 1998’den bu yana diğer aday ülkeler için olduğu gibi ‘İlerleme Raporları’ hazırlamaya başladı. 1998’de başlayan bu süreç 16 yıldır devam ediyor. Türkiye için aslında hiç de gerekmeyen bir rekor kırarak 16 ilerleme raporu üreten AB Komisyonu ne kadar yoruldu bilemeyiz ama Türkiye’nin atık bu raporlardan yorulduğu açık. Nedeni de açık: Bu raporlar belirli bir süreyi aştıktan ve ilişkilerde gelişmeler sağlanamadıktan sonra –ki bunda AB’nin son 7-8 yıllık politikasının çok ciddi payı var- dönüp o ülke için yeniden ilerleme raporu hazırlanması, tekrar eksikliklere dikkat çeken sinir bozucu, motivasyonu daha da azaltan bir rapor haline dönüşüyor. AB şu an herhangi bir üye ülkesi için de raporları bu mantıkla hazırlasa, kuşku yok ki onlarda da bir sürü eksiklik bulabilir. Bu anlamda makul bir müzakere süreci aşıldığında, raporların anlamı da kalmıyor. Daha da vahimi, AB Komisyonu nispeten objektif davransa da buna 28 üye ülke müdahil oluyor ve her birinin –özellikle Kıbrıs, Yunanistan, Almanya ve Fransa’nın- ulusal çıkarları, AB raporunu ulusal koz raporuna dönüştürebiliyor.
2013 raporu son dönemde iki tartışmanın gölgesinde kaldı: Bunlardan birisi AB Bakanımızın haklı ‘bayram’ tepkisiydi. Ama buradaki haklılığın, bir taraftan bizim ötekiliğimizin tescili anlamına geldiğini de unutmayalım.
Gelelim İlerleme Raporu’nu asıl belirleyen hususa, yani ‘Gezi’ye, daha doğru bir kavramla ‘Gezifobi’ye. Gezi’de ne oldu ne bitti, kim yaptı, neden yaptı, daha uzun yıllar konuşulacak, tartışılacak. Ancak artık herkes kabul ediyor ki, özellikle dış politikada Türkiye’nin son yıllarda iki önemli konu başlığı ve hatta kırılma noktası var: Birisi Suriye politikası, diğeri ise Gezi. Özellikle Gezi konusu, ülkemizde çift taraflı bir ‘fobi’ye dönüştü. AB İlerleme Raporu’nun bence en önemli ve en çok yararlanacağımız kısmı Gezi konusundaki soğukkanlılığı olsa gerek. İlerleme Raporu, ‘Gezi olayları, Türkiye’de sivil toplumun geliştiğini ve giderek etkili olduğu’ şeklinde bir değerlendirme yapıyor, ardından da “Hükümet-sivil toplum, parlamento-sivil toplum ilişkileri sürekli ve düzenli bir süreç içinde geliştirilmelidir” tavsiyesinde bulunuyor. Bu yaklaşım, ülkeyi ve ifade hürriyetini ciddi bir biçimde baskı altında tutan, insanları kamplaştıran ‘Gezifobi’yi aşmak konusunda önemli bir zemin sunuyor. Gezi çerçevesinde hükümetin meşruiyeti hiçbir şekilde tartışılmazken vesayet kurumlarının ortadan kaldırılmasına destek veriyor, her türlü demokratikleşme paketini önemsiyor ve destekliyor. Buradan da hareketle, daha iyi bir Türkiye için aslında bizim kendimize söylememiz gerekenlerin şifrelerini önümüze koyuyor: Daha fazla danışın, tepkileri daha olgunlukla karşılayın diyor. Kuşku yok ki biz Türkiye’nin daha demokratik, daha müreffeh, daha özgür ve daha barış içinde bir ülke olması için kendimiz bir şeyler yapacağız. Bugüne kadar da yapılanlar, AB istedi diye yapılmadı ama AB içteki siyasi kilitlenmeyi ve vesayeti aşmaya yaradı. AB, Gezi’nin etkileri çok canlıyken, ‘siyah-beyaz’ değerlendirmelerin dışına çıkarak ne ‘Gezi-fobik’liğe ne de ‘Gezi-kolik’liğe pirim veriyor. Yani AB, “Geliştiğinizi görün, kendinize güvenin, değişime inanın, biribirinizi anlamaya çalışın ve süreci sakinleştirin” diyor. ‘Gezi Hatt-ı Hümayunu’ hepimize hayırlı olsun!

http://www.radikal.com.tr/yorum/gezi_hatt_i_humayunu_2013_ilerleme_raporu-1157426

“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu

İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor, Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de “olumlu” bir rapor olduğu söylenebilir.

“Fobi”ler çağında nur topu gibi bir fobimiz daha oldu: “Gezifobi-Geziphobia”!  Yıllardır “fobik” kalıplar içinde hapsedilmiş toplum yapımız ve siyaset söylemimiz, artık adına “Gezi” denilen başka bir fobi ile karşı karşıya. “Gezi”, neredeyse Türkiye’deki bütün siyasal tartışmaların odağında yaşamaya devam ediyor, daha uzunca bir süre de devam edecek gibi görünüyor. “Gezi”’yi kutsayanlar da, bunun bir “komplo”, “kalkışma” hatta “darbe teşebbüsü” olduğuna inananlar da “Gezi” kavramında “tutuklu kalmış” durumda. Bu fobi, kendini defansta hisseden AK Parti tarafında daha yoğun gözleniyor, ama hükümete bu vesile ile vurmaya hazır kitleler de hayatlarının enstrümanını bulmuş gibiler.

“Gezi” öncesi Türkiye ile “Gezi” sonrası Türkiye” farklı mı, ne kadar farklı, bunu şimdi ölçmek mümkün değil, ama İstanbul’un göbeğinde kısa süre öncesine kadar adını bile kimsenin bilmediği, gezmediği bir parkın adı olan kelimenin, kendini aşıp siyasi, hatta uluslararası bir kavrama evrildiği kesin. Kavramın simgeleşmesinde kuşku yok ki sosyal medyanın rolü çok büyük. Sosyal medyanın bu kadar yaygın olmadığı dönemlerde, ne Gezi bu kadar kavramsallaşırdı ne de bu kadar fobik bir hal alırdı. Bu durum sadece bizim için “yeni” değil, dünya için de yeni.

Bu fobik ortamda Gezi eylemlerinin gayet masumane ve iyi niyetli doğa korumacıların tavrından, bunu hükümeti devirmenin son yolu olarak gören ve eylemlerde sınırsız şiddeti benimseyenlere kadar varan geniş yelpazede ara renkler sıklıkla görmemezlikten gelindi. Tıpkı kavramın geliştiği mecra gibi, kavramın bölücü, kutuplaştırıcı ve ötekileştirişi içeriği de sosyal medya aracılığı ile gerçekleşti. Her kesim bir diğerini en uca itmeye çalıştı ve herkes bir diğerini suçladı, linç etmeye çalıştı. Ortada makulü arayan ve “hem bu var hem de bu” demeye çalışan kitle ise arada telef oldu. Çünkü “Gezifobi” arada kalmaya müsaade etmeyecek kadar güçlüydü.

G. W. Bush’un 11 Eylül’de ortaya koyduğu “ya bizdensiniz ya düşman, tarafınızı görelim” doktrini, Gezi’de yeniden vücut buldu. Bu arada sürecin en büyük darbesini de, Türkiye’de demokrasi, milli iradenin tecellisi, sivil toplum, ifade ve inanç hürriyetinin gerçekleşmesi, birey ve özgürlük temelli bir Türkiye’nin oluşması için samimi çaba gösteren, bunu son yirmi yılda her vesile ile ortaya koyan liberallerin yediği de bir gerçek. Süreç içinde liberaller birbirlerini tanımakta güçlük çekti. Liberallerin taraf olmaya razı olmayan “bağzı” kesimleri ise çift taraflı tacizlerin ve saldırıların merkezinde kaldılar.

AB’nin 2013 Türkiye İlerleme Raporu da bu sefer “Gezifobi” gölgesinde kamuoyu ile paylaşıldı. Raporu kaleme alanların işi hiç de kolay değildi. Düşünce, ifade ve gösteri hürriyetini son derece önemli bir demokratik kriter olarak gören AB’nin, Gezi süreci vesilesi ile Hükümeti çok ağır biçimde eleştirmesi hatta suçlamasından endişe ediliyordu. Ama AB “Gezifobi” döneminde hem hükümeti hem de muhalefeti tatmin edecek makul, kırmayan dökmeyen, var olanları başından karalamayan, gelişmeleri takdir eden ama yanlışları da gören bir üslupla kaleme alınmış. Rapor “Gezi, bizzat bu hükümetin yarattığı gelişmeler ile güçlenen, olgunlaşan, aktif hale gelen sivil toplumun bir yansımasıdır” yaklaşımı ile taraf olmanın ötesinde soğukkanlı bir bakışın da “Gezi Okumaları”nda mümkün olduğunu gösterdi.

Bu arada AB Bakanı E. Bağış’ın ortaya koyduğu AB’ye “Kurban Bayramımız, Noel’inize benzer. İlerleme raporunu o gün yayınlamayın” dedik, dinlemediler haklı tepkisi, ne yazık ki dikkate alınmadı. Aslında bu itiraz AB Türkiye arasındaki kültürel farklılığın da yeni somut bir belgesi olarak da okunabilir. Ancak bayram tepkimizin bir diğer tarafında iğneyi de kendimize batırmakta fayda var: S.Füle Bayramda Türkiye’ye gelse ve kutsal bayramımızın birinci gününde bile, AVM’ler başta olmak üzere hayatın nasıl aralıksız devam ettiğini görse, itirazımızı anlamakta güçlük çekmez miydi? Yani kendi bayramlarımıza kendimiz ne kadar saygı duyuyoruz, bunu da sakince düşünmekte fayda var.

Gelelim “Gezi’li İlerleme Raporu”na. İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de “olumlu” bir rapor olduğu söylenebilir.

Özellikle “Gezifobi” devrinde bu rapor, her şeyi uçlarda görme alışkanlığındaki bizleri biraz daha makule çekmeye çalışmakla da önemli. Çünkü “uzlaşmanın” adeta utanacak bir şey, tavizsiz karşıtlığın ise övgü aldığı ülkemizde, pek çok konuda olduğu gibi,  ele alınış biçimi ile Gezi’nin sadece iki rengi var: Siyah ve Beyaz. Hükümet de “karşı cepheler” de olaya bu ikili değer çerçevesinde bakıyor.

Gerginlik, konunun tarafı olarak kendilerini addedenler için bir “safları sıklaştırma” operasyonuna dönüştü, ama bu “Gezi”nin başka bir şeye evrilmesinin, ciddi bir siyasi kavrama dönüşmesinin de zemini oldu. “Gezifobi”den hızla uzaklaşmadan, olup biteni anlamakta ve gerginlikten uzaklaşmakta zorlanacağız. AB Uyum Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu’nun da söylediği gibi “ülkede bir “Gezi-fobik”ler bir de “Gezi-kolik”ler olduğu açık. Bunu acilen aşmamız gerekiyor.

Aslında, bütün bu olup biteni, yeni Türkiye’nin kendini tanıma ve tanımlama süreci olarak görmek pekâlâ mümkün. 2013 İlerleme Raporu, bu konuyu çok güzel vurgulamış. Raporda belki de en hassas konu olan Gezi Parkı olaylarının “10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu” olarak değerlendirilmesi, aslında bütün durumu da ortaya koyuyor. Gezi sürecinde kimse kimseyi tanıyamamıştı. Gençler bir tuhaftı, hükümet anlaşılmazdı, üst düzey politikacılar ürkütücüydü, güvenlik güçleri sanki ilk kez ortaya çıkmış gibi çok sertti, eylem için eylem derdinde olan bazı marjinal gruplar coşmuştu, bazı politikacılar rol kapma derdindeydi…

Ve en önemlisi AK Parti döneminde yetişen gençlik, demokrasi, insan hakları, yönetimde söz sahibi olmak ve uluslararasılaşmanın getirdiği özgüven içinde başka bir yerde duruyorlardı. Dahası daha önceleri hiç olmayan pek çok sosyal medya aracı, eylemlerin içinde yer alanların bile tahmin edemeyeceği kadar en etkili silahlara dönüşmüştü. Pek çok çelişen ya da uyan özelliğin aynı anda yaşandığı süreçte, olayın niteliğini ve gelişimini kestirmek de kolay değildi. İtirazın pek çok yönü vardı, ama en çok ittifak edilenlerden biri “siyaset tarzına itiraz”dı.

Danışılmayı, ciddiye alınmayı, bürokratik vesayet ortadan kalkmışken, başka bir tür vesayeti, yeni bir tür “toplum mühendisliği” olduğu düşünülen projelerini reddeden yeni bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu kuşak, hükümetin, devletin “babalık” yapmasını değil, iş yapmasını istiyor. Bu kuşak her geçen gün daha da homojenlikten ve “söz dinleme”den uzaklaşan bir kuşak. Bu kuşaktakiler kendi aralarında da gayet geniş bir yelpazeye yayılıyor. Yani “hükümeti eylemlerle, sokak gösterileri ile felç edelim, işlevsiz kılalım, yıkalım” diyen gruplar da vardı, “beş yıl için devleti yönetmek için yetki ve sorumluluk verdiklerimiz, babamız değiller, toplumu ve bireyleri yönetme hakkına sahip değiller, bu yetki aşımıdır, sesimizi duyurmak istiyoruz” diye düşünenler de. Hiç kuşku yok ki ikinciler çok daha fazlaydı. Ama her yapılan itirazın düşmanlık, darbecilik ve ucu bir yere bağlı olmakla ilişkilendirilmesine olan itiraz, dalga dalga yayıldı, “benzemez” pek çok kitleyi bir araya getirdi.

Bürokratik vesayetin kaldırılması için Türkiye 1940’lardan bu yana mücadele ediyor. Bunun göreli başarıya ulaşmasında AK Parti’nin ülkenin demokrat ve liberalleri ile birlikte verdiği mücadele çok ama çok önemli bir aşama kaydetti. Ama buna rağmen 2006’da Danıştay suikastının ardından başlayan ve adına “Cumhuriyet Mitingleri” denilen Hükümet karşıtı organize eylemler, 2007’de e-muhtıra ve ardından 2008’de uyduruk gazete küpürleri ve bizzat devlet kurumları tarafından özel olarak AK Parti’yi karalama maksatlı açılmış “anti-propaganda” nitelikli internet sayfaları üzerinden kapatma davası ile karşı karşıya kalmış AK Parti’nin gelişmeleri yeni bir tür darbe girişimi gibi okuması da çok temelsiz değildi. Ama Türkiye, büyük bir koalisyon ile bütün bu engelleri AK Parti’ye sahip çıkarak ortaya koymuş, AB başta olmak üzere dünyanın demokratik güçleri de sürece destek vermişti.

Artık başka bir zamanda başka bir Türkiye’deyiz. Demokrasi “virüsü” her yerimizde canlı. Bu vesile ile bir başka gerçeklikle de yüzleşmeliyiz. Orta yaş ve üstü kişiler olarak, genç ve çocukların teknolojik egemenliğine boyun eğmiş durumdayız. Eskiden her şeyi anne-babasından öğrenen çocuklardan şimdi biz öğreniyoruz. Bunun yarattığı iktidar kaybının sadece ailede, kuşaklar arasında değil, devlette de kendini göstermesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Cep telefonumuzu idare etmekten aciz kişiler olarak algılanan, hatta dalga geçilen bizler, gençlere, hatta çocuklara sormadan bir karar alma devrini çoktan geride bıraktığımızı artık kabullenmeliyiz.

Demokrasinin özü, milli iradenin tecellisine saygı duymak kadar, görev verilenlerin şiddet kullanılmaksızın eleştirilebilmesinin de mümkün olmasıdır.  Üstelik Türkiye’de yaşanan çok ciddi bir muhalefet boşluğu, yüzde 10 seçim barajı varken, insanların belirli konularda bir araya gelmeleri ve seslerini ancak bu şekilde duyurmalarına alışmak durumundayız. Milli iradenin tesisi ve egemenliğin millette olması tartışılacak bir konu değil. Ama milli irade adına Hükümete yönetme hakkının “ödünç” verildiği, siyasilerin milli iradenin sahibi değil, en çok vekili oldukları da bilmelidir. Kuşku yok ki halktan belirli bir dönem için yetkiyi alan, sorumluluğu da alır ve bunun gereğini yerine getirmekle mükelleftir. Bu bağlamda “uzlaşı” ihtiyaridir ama liberal demokratik bir sistem içinde bir gerekliliktir. Zaten bunun için Hükümet hemen her konuda kamuoyunun tercihlerini yoklamıyor mu?

Vesayet sistemlerinin en belirgin özeliklerinden birisi olan “toplum mühendisliği”nden korunmanın, seçimle iktidara gelmiş sistemlerde de kendiliğinden ortadan kalkmadığı açık. O halde birey merkezli sistemin demokratik omurgası için çoğulculuk ve devlet gücünün, iktidarın sınırlandırılması esastır. Bu sınırlandırmanın iyi niyet zemininde oluşması da tabii ki mümkündür. Ama algıların olgulardan daha da önemsendiği günümüz dünyasında, belki de en rahatsız edici olanın, başka bir tür toplum mühendisliğini çağrıştıran “buyurgan” tavır olduğu da unutulmamalıdır. 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sonrasında ortaya çıkan bazı endişeler bütünüyle yersiz de olabilir. Ama algı yönetimi ve inanırlık da hükümet etmenin gereklerinden birisi değil midir? Onun için AB İlerleme Raporunda Türk halkının artık “danışılmak” istendiği vurgusuna yer verilmesi gerçekten çok doğru bir tespit olarak okunmalıdır.

AB İlerleme Raporu, Gezi konusundaki bir “fobik” durumu iyi algılamış görünüyor. Hükümetin fütursuzca eleştirilmesi yerine, “olup biteni biz şöyle görüyoruz” demeye çalışan makul bir rapor var karşımızda. Gezi’yi sivil toplumun canlılığına ve demokrasinin gelişimine, daha da önemlisi AK Parti Hükümetinin olumlu icraatlarının doğal bir yansıması olarak gören ve bunu “10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu” ifadesi ile ele alan AB, gerçekten milletçe çok ihtiyacını hissettiğimiz makul bir zemini ortaya koymayı başarmış görünüyor. AB’nin araladığı kapı, bugünün Avrupa’sının içinde bulunduğu koşullar gereği zaten çok geniş olmasa da rapor AB standartlarında bir Türkiye’nin geliştirilmesi doğrultusunda cesaret verici. Ama biz Gezifobi”ye teslim mi olacağız, kendimizi mi geliştireceğiz, orasına biz karar vereceğiz.

http://zaman-online.de/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu-74075

Merkel’le erimeye kim hazır?

Türkiye’de 2009 seçimlerinde AK Parti’nin yüzde 50′ye varan oranda oy alması üzerine Almanya’da çıkan bir karikatürde Angela Merkel Başbakan Erdoğan’ı arıyor ve “Sayın Erdoğan sizi tebrik ederim ama artık Türkiye’yi AB’ye almamız hiçbir şekilde mümkün değil, çünkü siz AB siyasetinin kurallarına uymuyorsunuz, AB’ye uyumlu değilsiniz! Çünkü: hem üç dönem üst üste seçiliyorsunuz, hem de oylarınızı yüzde 50′ye çıkarıyorsunuz. Bu AB’de olmayan bir şey!” diyordu. Almanya’da 22 Eylül’de gerçekleşen genel seçimlerde ortaya çıkan tablo, gerçekten de AB’nin genel yapısı ile çok uyumlu değil. Durumun farklılığını gösteren bir başka veri de yüzde 72 civarındaki katılım oranı. Doğu Almanyalı Papaz’ın kızı Merkel bu başarısı ile Avrupa’nın en güçlü lideri olduğunu da tescillemiş oldu. Üçüncü dönemde oylarını yüzde 7,7 artırıp birinci sırada çıkan Merkel, çok ciddi bir sürpriz olmazsa, üçüncü kez hem Almanya Şansölyesi, hem AB’nin neredeyse tek lideri olacak. Bu durum Merkel’in yetenekleri kadar, çevrenin yetersizliği, zayıflığı ile de ilgili. Ama sebep ne olursa olsun, Merkel’in hem de Avrupa’nın krizle boğuştuğu bir dönemde ortaya koyduğu başarıyı göz ardı etmek, küçümsemek mümkün değil. Merkel Almanya’sı hem ikili hem de AB politikasında artık daha güçlü bir pozisyona ulaşmıştır. Almanya seçimleri Almanya kadar AB’nin, Yunanistan’ın, İspanya’nın ve hatta Fransa’nın seçimi gibi gerçekleşmiştir. Türkiye dahil, bundan sonra Almanya ve AB politikalarının Merkel’in bu başarısını dikkate alarak yapılması artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

Almanya’da seçimlerin neredeyse tek kazananı Merkel liderliğindeki CDU/ CSU oldu. Üstelik bu sürpriz de olmadı. Son dönemde biraz yükselişe geçerek oylarını yüzde 2,7 artırıp yüzde 25,7 oy alsa da, Peer Steinbrück’ün şansölye adaylığındaki SPD, mağlubiyeti daha başından kabullenmişti. Seçimin gerçek kaybedeni ise Liberaller oldu. Almanya’nın siyasi demirbaşlarından olan ve 1949′dan bu yana Almanya’da kurulan koalisyonların bir-iki istisnası hariç adeta değişmez küçük ortağı olan FDP, Alman siyasetinde kolay kolay yaşanmayan bir düşüşle, 2009 seçimlerindeki yüzde 14,6 oyundan yüzde 9,8′ini kaybederek 4,8′e geriledi. Daha da vahimi FDP, yüzde 5′lik seçim barajının altında kalarak, kurulduğundan bu yana Bundestag’a girmeyi ilk kez başaramadı. Seçimlerde Sol Parti yüzde 3,3, Yeşiller ise yüzde 2,3 oranında oy kaybetti ama Bundestag’a girmeyi başardı. Seçimlerin büyük sürprizi ise sadece yedi ay önce kurulan ve Almanya gibi bir ülkede EURO karşıtlığını sloganlaştırarak seçmenin dikkatini çeken, ardından ırkçılığa varan milliyetçi söylemleri ile protest oylara kucak açan ve akıl almaz bir biçimde yüzde 4,7 oya ulaşan Almanya için Alternatif (AfD) oldu. Bu anlamda bütün partilerin bir biçimde kaybettiği Almanya’daki seçimlerin tek bir galibi oldu, o da Merkel’di. Hatta zaten FDP’nin yüzde 5′i aşamayacağına inanan ve bunun için ikinci oylarını da FDP’ye yöneltmemeye karar vererek tek başına iktidarı zorlamayan CDU/ CSU Bundestag’daki mutlak çoğunluğu sadece 5 milletvekilliği ile kaçırdı.

Uzlaşmalar ve koalisyonlar memleketi Almanya’da yeni dönemde de uygun koalisyon aranıyor. Ama koalisyon ortağı olanların, gücü doruğuna çıkmış Merkel liderliğindeki bir hükümette hızla erimesi ihtimali oldukça güçlü bir ihtimal olarak endişe yaratıyor. Merkel’in yaptığı iki koalisyonun da sonucu, koalisyon partisi için vahim oldu. SPD 2005′deki “büyük koalisyonu”n bozduğu dengeyi hala toparlayamadı. FDP ise yere çakıldı. Bunun nedeni açık. Güçlü Merkel, koalisyon partnerinin hareket alanını kısıtlıyor ve onların kendi seçmenlerine verdiği sözlerin gereğini yerine getirmelerine izin vermiyor. Bu da hızlı ve kolay onarılmayacak hasarlara yol açıyor. Bu günlerde Merkel’in koalisyon ortağı bulma konusunda zorlanacağı çok açık. Sol Parti ile bir koalisyon, her iki tarafın da açık biçimde reddettiği bir seçenek. Böyle olunca CDU/CSU bloğu için iki seçenek kalıyor: SPD ya da Yeşiller ile koalisyon. Ama hem SPD hem de Yeşiller bu sefer öldürücü ortaklıktan çekindiklerini gizlemiyor ve böylece hükümet programına konulacak politikaların belirlenmesinde en üst seviyede pazarlık etmeye çalışıyorlar. Yani herkesin işi zor.

Bu arada Almanya’daki siyasi geleneklere çok uygun düşmese de Merkel’siz bir koalisyon imkanı var. 630 milletvekilliğinin 295′ine sahip olan CDU/CSU’nun karşısında SPD (182) – Yeşiller (60) Sol Parti (61) birleşebilirlerse toplam 303 oyla hükümet kurulabilir ve Merkel muhalefette kalabilir. Ancak SPD’nin daha başından Sol Parti ile koalisyona gitmeyeceğini çok yüksek bir perdenden açıklamış olması, bu ihtimali daha da zayıflatıyor. Bir de Almanya siyasi kültüründe uzlaşı son derece önemli bir esas olarak ortaya çıkıyor. Bu anlamda iktidarda olmak kadar muhalefette olmak da son derece değerli bir şey olarak görülüyor. Bir parti kendi seçmenine paye dağıtma imkanına kolay kolay sahip olamadığı için, iktidarda seçmenine söz verdiği genel politikaları kabul ettiremeyince, iktidar eziyete dönüşebiliyor. Bütün bu nedenlerle basit gibi görünen Almanya siyasi tablosunda çok fazla alternatif olmadığı da açık. Hatta Almanya’da yeniden seçime gidilmesi bile söz konusu olabilir.

Konuyu Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkileri bakımından ele aldığımızda, alternatif hükümetler içinde Türk Hükümeti için en idealinin CDUCSU-SPD koalisyonu olacağı söylenebilir. Zira koalisyon ortağı Yeşiller olursa, hem Merkel’in dış politikadaki belirleyici rolü daha belirginleşecek, hem de Yeşillerin son dönemde daha artan Türkiye’ye yönelik demokrasi-insan hakları vb eleştirileri -biraz da şov amaçlı olarakçok yükselebilecektir. Dolayısı ile her halükarda bu tür bir koalisyon ile Türkiye’nin mevcut politikalarının uyumlu olması çok zor görünüyor. CDU/CSU bir koalisyon yaparsa, her şeye rağmen SPD Türkiye politikalarının belirlenmesinde biraz daha fazla etkili olabilir ve Merkel buna razı olmak durumunda kalabilir. Üstelik SPD’nin Yeşiller türü keskin eleştirel bir Türkiye politikası yürütmesi de beklenemez. Küçük bir ihtimal de olsa, Merkel’siz SPD-Yeşiller-Sol Parti koalisyonu gerçekleşirse, bunun Türkiye kökenlilerin çifte vatandaşlığı ve TürkiyeAB ilişkileri çerçevesinde kısmen daha olumlu bir tablo olacağı söylenebilir. Ancak özellikle Sol Parti ve Yeşillerin Türkiye konusunda sert bir tutum belirleyecekleri ve bunun da AB politikasını belirleyeceğini söylemek gerekir.

Almanya’da yarım asrı deviren ve 3 milyonu aşan bir nüfusa ulaşan Türkiye kökenliler için ise bu koalisyon seçenekleri içinde kendilerine olumlu bir zemin sunacak olanın SPD-Yeşiller-Sol Parti olacağı söylenebilir. Ancak bu ihtimal hem çok düşük hem de iktidara geldiklerinde CDU/CSU’nun yabancılar politikalarını çok eleştireceği ve bunun da Türkiye kökenliler aleyhine sonuç verme ihtimalinin de çok yüksek olduğu bilinmektedir. Diğer koalisyon ihtimalleri, yani CDU/CSU-SPD, CDU/CSU-Yeşiller arasında Türkler bakımından da muhafazakar ve çok da yabancı dostu olarak algılanmayan CDU/CSU’nun dengelenmesi bakımından SPD’nin iktidar ortağı olmasının daha arzulanan bir tercih olacağı söylenebilir. Bu seçimlerde Türkiye kökenlilerin bütün partilerde de temsil ediliyor olması nispeten yüksek bir sayı ile (11 milletvekili) Bundestag’a girmeleri önemsenmelidir. Ancak politik aktörlerin başarısı ile siyasi katılım arasındaki uçurum, Türkiye kökenlilerin bakımından yapılacak pek çok şey olduğunu açık bir biçimde gösteriyor.

Almanya’da faaliyette bulunan BIG Partisi’nin 700 bin Türkiye kökenli oy kullanabilecek insanın yaşadığı bir ülkede aldığı 17 binde kalması dikkat çekicidir. Bu sayı yüzde 0,01′e denk gelmektedir. Seçim öncesinde bazı gazetelerin yaptığı araştırmalarda Türkiye kökenlilerin yüzde 40′a yakınının BIG tercihinde bulunacağını söylemişken 17 bin oy totalde Türkiye kökenlilerin kullandıkları oyun ne kadar az olduğuna dair bir ipucu da vermektedir. Üstelik bu seçimlerde Türkiye kökenlilerin gideceği başka bir adres bulmak da oldukça zordu. Yani BIG’in göreli olarak cazibesi yüksekti. Burada BIG bir adres değil, siyasi bir sinyal olarak analiz edilmeye değer bazı bulgular veriyor. Türkiye kökenli Almanların hem bu ülkede entegre olduklarına inanmaları, bu ülkeyi artık vatanları olarak vurgulamaları, ama siyasi katılım konusunda olağanüstü bir atalet içinde olmalarının nedenleri mutlaka araştırılmalıdır. Zira Türkiye kökenlilerin siyasi güçlerinin olduğunu göstermeleri, Almanya’da yaşamlarının kendi istediklerine yakın bir duruma geçirmek için olmazsa olmaz bir husustur. Ama bunun çok uzağında olduğumuz da acı bir gerçektir.

http://zaman-online.de/merkelle-erimeye-kim-hazir-64410

Merkel’in ‘tüketen öpücüğü’ ve ‘Butik partiler’

Almanya Başbakanı Angela Merkel ile koalisyon yapan SPD’nin ardından FDP’nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Mihail Gorbaçov’u gibi, kimi “öpse” deviriyor!

Geleneklerin kolay değişmediği Almanya, şaşırtıcı bir seçimi geride bıraktı. Bu seçimde az kalsın A.Merkel liderliğindeki Hırıstiyan Demokratlar (CDU/CSU) tek başına iktidara geliyordu. 630 milletvekili olan Federal Alman Meclisi Bundestag’da CDU/CSU sadece 5 oy eksikle 311 milletvekilliği ile mutlak çoğunluğu ve tek başına iktidarı kaçırdı. SPD (192), Sol (64) ve Yeşiller (63) ise toplamda CDU/CSU’dan ancak 8 milletvekilliği daha fazla kazanabildiler.
Seçime katılım, hem Almanya hem de bütün Avrupa ’da her geçen gün daha da alt seviyeye düşerken, Almanya inanılmaz heyecansız ve renksiz geçen seçimlerde % 71,5 gibi gayet yüksek bir seviyede gerçekleşti. 2009 seçimlerine göre oylarını artıran üç parti var: CDU/CSU (+ % 7,7), SPD (+ % 2,7) ve 7 ay önce kurulan ve olağanüstü bir başarı ile 4,7 oya ulaşan AfD (Almanya için Alternatif) . Meclise girseler de Sol Parti % 3.3, Yeşiller ise % 2,3 oranında geriledi. Kuşkusuz en vahim sonucu Liberaller/Hür Demokratlar aldı. Bir önceki seçimdeki % 14,6’dan % 9,8’ini kaybeden ve sadece % 4,8 oy alan FDP, sadece seçimi değil, ilk kez Bundestag’ı da kaybetti. Almanya siyasetinin geleneksel olarak küçük koalisyon ortağı olan ve CDU/CSU ya da SPD ile koalisyonlar yapan liberallerin bu düşüşünde, CDU/CSU’nun seçim desteklerinin olmaması önemli ölçüde rol oynadı.
En belirgin sürpriz

Ama Almanya’da bu seçimlerde en belirgin sürprizi Almanya için Alternatif (AfD) gerçekleştirdi. AB konusunda son derece eleştirel olan ve temel olarak EURO’dan çıkıp Alman Markına (DM) dönüşü sloganlaştıran AfD aynı zamanda milliyetçi-muhafazakar, göçmen karşıtı radikal bir söyleme sahip. Avrupa’da son yıllarda sıklıkla örneklerini görülen ve tarafımdan “Butik Partileşme” olarak nitelendirilen bu siyasi gelişmenin son versiyonu olan AfD’nin sadece 7 ay önce kurulduğunu unutmamak gerekiyor. AfD aslında, AB politikası hariç, diğer politikalarında önemli ölçüde benzerlik bulunan geleneksel olarak CDU/CSU seçmenine yöneldi. Buradan hareketle AfD devreye girmeseydi, Merkel’in liderliğindeki CDU/CSU’nun % 45’in üzerine çıkma ve böylece de kolaylıkla tek parti iktidarını gerçekleştirme ihtimalinin de epeyce yüksek düzeyde olduğu söylenebilir.
Avrupa’da siyasetten uzaklaşma ve seçimlere ilgi göstermeme konusunda ciddi bir eğilim gözleniyor. Son Alman seçimleri bu konuda umut ışığı olsa da bu eğilimin devam edeceği beklenebilir. Bu ilgisizlik aslında genel sorunların büyük ölçüde çözülmüş olması ve siyasal partiler arasında politik ayrımların da oldukça azalmasından kaynaklanıyor. İşte tam bu noktada daha spesifik konulara ilgi gösteren ve ülkenin eğitim, ekonomi , dış politika, güvenlik, çevre, eğitim gibi bütün politikalarına “bütüncül” reçete sunmak yerine özel bir alana temas eden partilerin hem de teknolojinin de verdiği imkanlar kolayca kurulduğu ve geliştiği gözlenebiliyor. Aslında bunun başlangıcı 68’lerde başlayan 70’lerde olgunlaşan ve 80’li yıllarda aktif siyasette yer alan Yeşiller oldular. Ama sonrasında pek çok “butik parti” siyaset sahnesinde yer aldı. AfD EURO konusuna odaklandı. Almanya’nın son yıllarına damgasını vuran Korsanlar (Piraten) da bu tür partilerden ve çok önemli ölçüde internet özgürlükleri ve kullanımı konusuna yoğunlaşmış durumdalar. Çoğunlukla gençlerin ve protest oyların adresi haline gelen bu partilerin ülkenin genel politikaları konusunda söylem geliştirmesi de beklenmiyor. Bunların ömürleri çok uzun olmayabiliyor ama genel siyasi dengeleri aldıkları oylarla diğer yerleşik partiler aleyhine değiştirebiliyorlar. Örneğin 2009’da % 2, bu seçimde ise % 2,2 oy alan Korsanlar’ın büyük ölçüde Yeşil seçmen tabanına hitap ettiği ve oradan oy “çaldığı” söylenebilir. Batı demokrasileri bu tür yeni bir siyasi gelişime doğru yol alıyor. AfD ve Korsanlar bir sonraki seçimde ne yapar bilinmez ama AfD’nin 2 milyonun üzerinde, Korsanların ise 1 milyona varan oy almaları, yılların Liberallerinin ise AfD’nin gerisinde kalmaları artık bütün siyasi hesaplarda dikkate alınmak durumunda.
Şimdi ne olacak: Merkel ile koalisyon yapanı kendi cezalandırıyor!
Merkel bütün zamanların en güçlü Avrupa’lı politikacılarından birisi olarak tescillendi. Güven ve gurur içindeki Merkel’in gönlünde, vergiler konusundaki anlaşmazlık dışında genelde hemen her konuda uzlaşabileceği SPD’nin olduğu açık. Ama SPD, 2005 büyük koalisyonundan büyük zararla çıktı. Şimdi de böyle olma ihtimali daha da yüksek çünkü Merkel çok güçlendi ve pazarlıklarda eli çok daha güçlü. Merkel ile koalisyon yapan önce SPD’nin ardından FDP’nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Gorbaçov’u gibi, kimi “öpse”, deviriyor! Merkel ile koalisyon yapan, kendi seçmeni gözünde kaybediyor, iktidarda olmak için iktidardalar imajı veriyor. Onun için bu sefer bütün partiler daha dikkatli olacak ve daha çok pazarlık yapmaya çalışacak görünüyor. Aslında bu zafere rağmen hala teorik olarak Merkel’in şansölyeliği kaybetmesi mümkün. SPD, Yeşiller ve Sol Parti uzlaşabilirlerse koalisyon yapabilirler. Siyasetin kapısı her zaman açık olsa da Almanya’da bu konuda genelde bir ilkelilik olduğu, bu çerçevede de özellikle SPD’nin –seçim sürecinde çok net ifade ettikleri gibi- Sol Parti ile koalisyona yanaşmayacağı bekleniyor. Zira bu tür bir koalisyon sadece CDU/CSU karşıtı bir iktidar olacak ve pek çok konuda uyumsuzluk yaşanacak, bu da bütün iktidar partilerin yıpranmasına yol açacaktır. Dolayısı ile CDU/CSU’nun muhtemelen Yeşiller ile koalisyon yapma ihtimali şu aşamada yüksek görünüyor.
Gelelim Türkiye kökenlilere. 11 Türkiye kökenli Bundestag’a girdi. Bunun en güzel tarafı sayının artmasından daha çok artık bütün partilerde Türkiye kökenlilerin en üst düzeyde siyaset yapabilmeleridir. Almanya’da aktif politikada son derece yüksek gayret ve başarı dikkati çekerken, bu politikacılarla içinden geldikleri Türkiye kökenler arasındaki bağın çok güçlü olduğunu söylemek oldukça zor görünüyor. Almanya’da 700 bin civarında Türkiye kökenli seçmen bulunsa da, bu seçmenlerin sandığa gitme oranları konusunda ciddi sorunlar yaşandığı biliniyor. Son seçimlerle ilgili olarak da Türkiye kökenlilerin seçime katılımının son derece alt seviyelerde kaldığını iddia etmek mümkündür. Bundan Alman partilerinin Türkiye kökenlileri kucaklayamamasından, Alman devletine duyulan güvensizlikten kaynaklanan sorunlar kadar; bu kitlenin Almanya siyasetinden çok daha fazla Türkiye siyasetine ilgi duymalarının ve bir de hem Almanya’daki çıkarlarını hem de ilgili partinin Türkiye politikasını aynı anda destekleyebilecekleri partilerin olmaması da etkili olmaktadır.
Seçimler, Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkilerinde çok fazla iyimserlik imkanı tanımıyor. Eğer SPD koalisyon ortağı olursa, bu Türkiye için daha uygun politikalar belirlenmesinde etkili olabilir. Ama olası bir CDU/CSU-Yeşiller koalisyonunun Türkiye politikası neredeyse mutlak biçimde Merkel politikaları biçiminde şekillenecektir gibi görünüyor. Türkiye zor bir döneme hazır olmalı.

http://www.radikal.com.tr/yorum/merkelin_tuketen_opucugu_ve_butik_partiler-1152203

Kimin, Neyin Seçimi?

Alman genel seçimleri üç yönü ile Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor: Almanya’da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli, ikili ilişkiler ve Türkiye-AB ilişkileri.

Almanya seçimleri ülke içerisinde çok heyecan yaratmış görünmese de dışarıdan daha büyük bir ilgiyle izleniyor. Temel neden, Şansölye Merkel liderliğindeki Almanya’nın AB içinde neredeyse mutlak söz sahibi olma konumuna gelmiş olması. Bunda Merkel mi başarılıydı, yoksa karşısında onunla yarışabilecek başka Avrupalı lider mi yoktu gibi sorular sorulabilir. Ama neticede bir gerçek var: Özellikle mali krizin kasıp kavurduğu Avrupa ’nın adeta tek güvenli limanı Almanya oldu. Hatta İngilizler, “Avrupa’nın iki merkezi var, biri Berlin, diğeri ise AB Merkez Bankası’nın bulunduğu Frankfurt” sözleri ile hem durumu hem de endişelerini özetliyorlar. Bu seçimlerde, göçmen politikaları ve Türkiye -AB ilişkileri öne çıkmasa da bizi de üç yönü ile çok yakından ilgilendiriyor: Almanya’da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli, ikili ilişkiler, Türkiye-AB ilişkileri.
Asıl merak edilen ise başta Liberaller (FDP) olmak üzere yüzde 5’lik barajı kimlerin geçip geçemeyeceği konusu. Zira mevcut hristiyan Demokrat-Liberal (CDU-CSU/FDP) koalisyon, 2009’daki son seçimde tarihi çıkışla yüzde 14.6 oy alan FDP’nin inanılmaz eriyişinden dolayı ciddi sorun yaşıyor. Ayrıca FDP, koalisyonların küçük ortağı rolünde artık yalnız değil. Özellikle 90’lardan beri Yeşiller de bu vasfa kavuştu. FDP’nin yüzde 5’in altında kalması halinde Merkel’in ideal koalisyon formülü ortadan kalkacak.

Farklı koalisyon alternatiflerinin hepsi masada

Bu da Sosyal Demokratlar’ın Yeşiller ile koalisyonuna yol açabilir. Yüzde 8 oy alması beklenen Sol Parti’nin de ya koalisyona fiilen katılıp ya da dışarıdan destekleyerek denkleme yerleşeceği söylenebilir. Sonuçta Almanya, tarihinde hiç yaşamadığı farklı koalisyon alternatiflerinin hepsinin masada olduğu bir seçime gidiyor.
Almanya’daki seçim sistemi, hem katılım hem de sonuçlara ciddi bir biçimde etki ediyor. Özel bazı durumlarda sayı artsa da Almanya’da 16 eyalette 299 seçim bölgesinde 620 milletvekili seçiliyor. Seçimde iki sistem var. Her seçmen iki oy kullanıp tercihini adaydan ve partiden yana kullanabiliyor. ‘Birinci oy’ denilen oy, seçmenin yaşadığı dar bölgede tek bir aday için kullanılıyor. 299 vekil buradan seçiliyor. ‘İkinci oy’ olan parti oyu ise eyalet listelerine veriliyor. Meclise hangi partiden kaç vekil gireceği de ‘ikinci oy’la belirleniyor. Ancak bu durumda da doğrudan seçilmiş milletvekilliği bir hak olarak asıl paylaşımdan ayrılıyor. Böylece milletvekilliği sayısı, çok oy alan ve aynı zamanda doğrudan seçimi kazanmış parti lehine (Übergangmandate) hesaplanıyor. Bu anlamda bir kişi seçimde iki ayrı partiye de oy verebiliyor.
Almanya’da bugüne kadar sadece bir kez tek parti iktidarı yaşandı. Sistem neredeyse tamamen koalisyonlar üzerine bina ediliyor. Seçimlerde de partiler önceden olası koalisyon ortakları ile birlikte çalışıyor ve hatta seçmenlerine ‘ikinci oylar şu partiye’ çağrısı yapıyorlar. Bu seçimlerde ise CDU seçmenlerine 2. oylarını FDP’ye verme çağrısı yapmadı. Hatta eski Şansölye Helmut Kohl “İki oy da CDU’ya” açıklaması yaptı. Bu, CDU’nun FDP’den umudu kestiği ve oylarını maksimuma çıkarıp olası koalisyonlar için pazarlık şansını arttırma çabası olarak okunabilir.
Seçimde 61.8 milyon seçmen var. Yüzde 9, yani 5.8 milyon seçmen göçmen kökenli vatandaş. Vatandaşlığına geçmiş ve oy verme hakkı olan Türkiye kökenli seçmen sayısının 700 bin civarında olduğu sanılıyor. Aslında yabancılar içinde Türkler’in oranı yüzde 25 civarında olsa da Alman vatandaşı olmalarının T.C vatandaşlığını bırakmaları şartına bağlanması, pek çok Türkün vatandaşlık almasına engel oluyor. Bu da doğal olarak siyasi katılımı imkânsız kılıyor. Ayrıca Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının katılım oranının yüzde 10-30 arasında olması da acı bir gerçek.
22 Eylül seçimleri pek çok bakımdan Türkiye kökenliler için özel bir anlam taşıyor. Ancak tüm kampanyalara karşın Türkiye kökenlileri sandığa çekecek motivasyon unsurlarının, özellikle bu seçimde azaldığını söylemek abartılı olmayacaktır. Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir:

Türklerin geleneksel olarak

oy verdikleri partilerde ciddi sorunlar dikkat çekiyor. Sosyal Demokratlar, 2000’deki vatandaşlık yasası ile büyük hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığı,
SPD’li Thilo Sarrazin’in ortaya koyduğu Türk-Müslüman karşıtı söylemle daha da büyüdü.
Yeşiller son dönemde özellikle Türkiye kökenli Alevi siyasi aktörlerin partisine dönüştüğü izlenimi yarattı. Bu durum Alevi olmayan pek çok Türkiye kökenliyi partiden uzaklaştırdı.
Gezi olayları konusunda Sosyal Demokrat ve özellikle de Yeşiller ile Sol Parti’nin ortaya koyduğuBaşbakan Erdoğan ’ı ve AK Parti ’yi hedef alan çok sert tavır, ülkesine duygusal bağlarla bağlı, özellikle yaşları 40’ın üzerinde olan ve son dönem Türkiye’deki gelişmelerden gurur duyan pek çok Türkiye kökenliyi kırmış görünmekte.
Türk hükümetinin Gezi olayları sonrasında Almanya’da seçime katılma çağrısı yapsa da parti göstermekte zorlanması bazı Türk asıllı seçmenler için tereddüt yarattı.
Neo-Nazilerce öldürülen Türkler skandalı ve yargı sürecinde yaşananlar, Türkiye kökenlilerin Alman devleti ve siyasetine ciddi güven kaybı içine girmesine yol açtı. Bu süreçte iktidarda olan ve normalde de Türk kökenlilerin çok ilgi göstermediği CDU ve FDP’den daha da uzaklaşıldığını söylemek abartılı bir tahmin olmaz.
Genel olarak “Oyumun kıymeti ve Almanya’daki politikalara etkisi olmayacak” umutsuzluğu ve algısı da oldukça yaygın.
AB-Türkiye ilişkileri gibi seçmende heyecan yaratacak konular da bu seçimde mevcut değil. Alman siyasetçilerin Türkler ve Türkiye konusuna bilinçli ya da kendiliğinden ilgisizliği seçmen heyecanını törpülüyor.
Türkiye kökenlilerin son anketlere göre daha fazla ilgi gösterdiği Müslüman göçmenlerin partisi BIG’in de oldukça sınırlı bir kitleye hitap ettiği söylenebilir.
Türk kökenlilerin hepsinin Türkiye ve Türkler bağlamında oy kullandığını söylemek doğru olmaz. Özellikle genç kuşaklarda, herhangi bir Alman gibi, seçimde ekonomik, sosyal ve siyasi nedenlerle tavır alacak çok sayıda Türkiye kökenlinin olacağı da açık. Ancak yine de yukarıda sayılan nedenlerle oy hakkına sahip olan 700 bin seçmen civarındaki son derece önemli siyasi gücün, bu seçimlerde de sandığa gitmekte yeterince ilgili olacağını beklemek aşırı iyimserlik olur.
Sonuçta bu seçimin Türk kökenlilere çok umut vermeyeceği tahmininde bulunmak abartılı olmaz. Hem sivil toplum örgütlenmesinde hem de diyasporalaşma sürecinde daha işin çok başında olduğumuz gerçeği ile bir kez daha yüzleşmek zorunda kalacağımız açıktır.

http://www.radikal.com.tr/dunya/kimin_neyin_secimi-1151930

Şangay Şangay Olalı!

Hiç kuşku yok ki 26 Nisan 1996’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin öncülüğünde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımı ile temelleri atılan ve 2001’de Özbekistan’ın katılımı ile 6 üyeli bir yapıya dönüşen “Şangay İşbirliği Örgütü” (ŞİÖ) Başbakan Erdoğan’ın son iki haftada dile getirdiği görüşleri ile olağanüstü bir tanıtım imkanına kavuştu. Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) dünyanın en iyi tanıtım ajansı ile çalışsa, bu kadar başarılı olamazdı. Hani “Şangay Şangay olalı böyle tanıtım görmedi!” denilse, yanlış olmaz.  Örgütün –yaptığımız bunca tartışmanın ağırlığına çok da uygun düşmese de- web sitesi de (http://www.sectsco.org/) bundan nasibini aldı. Tanıtım, Türkiye’nin son on yılda ortaya koyduğu olağanüstü performansın mimarı Başbakan Erdoğan’dan gelince, inandırıcılık ve etki de büyük oldu. Şangay’ı küçümsemek gibi algılanmasın ama Başbakanın sözleri Şangay’a hayat öpücüğü gibi oldu.

Aslında Erdoğan’ın asıl amacı AB’nin Türkiye politikasını eleştirmekti. Ama bu vesile ile Şangay’dan söz etmesi fazlasıyla yeterli oldu. Buyurun son haftadan birkaç örnek: Alman Tagesspiegel: “Brüksel Yerine Şangay: Erdoğan, Şangay Beşlisi olarak adlandırılan oluşuma ilgi göstermeye başladı” (30.1.2013), Washington Post:  Trading Europe for the Shanghai Five: Turkey dissembles over joining the EU (6.2.2013); Alman Berliner Umschau internet gazetesi: “Türkiye Şanghay Örgütüne mi Katılıyor? Erdoğan’ın Flörtü Bir Değişim Seçeneğine İşaret Ediyor” (5.2.2013); ABD’deki Nation gazetesi: “Çin İle Türkiye Yeni Bir İpek Yolu Vasıtasıyla Daha Yakın Çalışabilir Mi?” (1.2.2013), Avusturya’da Die Presse: “Ab’ye Sırt Çevirmek Mi? Erdoğan Bu Konuyu Düşünüyor” (31.1.2013); İtalyan haber ajansı ANSAmed:  “Erdoğan’dan AB’ye Uyarı: 50 Yıldan Beri Beklemekten Yorulduk” (4.2.2013),  İran’ın İrna Haber ajansı: “Erdoğan: Türkiye Sonsuza Kadar AB’ye Üye Olmayı Bekleyemez” (4.2.2013); Yunan Newpost.gr internet gazetesi: Erdoğan, Türkiye’nin AB Dışındaki Alternatifleri Araştırdığını Bildirdi (4.2.2013)…. Hatta ünlü internet ansiklopedisi Wikipedia’ya girdiğinizde ŞİÖ bölümünde aynen şöyle bir ifade ile karşılaşıyorsunuz: “Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan has publicly stated that he has discussed the possibility of abandoning Turkey’sEuropean Union membership candidacy in return for full membership in the Shanghai Cooperation Organisation.”(http://en.wikipedia.org/wiki/Shanghai_Cooperation_Organisation)

Gelelim konuya: Başbakan, Kanal24’deki programda AB’nin Türkiye politikasını eleştirirken, aynen şu cümleyi kullanmıştı: “İster istemez 75 milyonun başbakanı olarak başka arayışlar içine de giriyorsunuz. Onun için geçenlerde ben Sayın Putin’ e onu söyledim, “bizi Şangay beşlisi içine alın, madem neden AB’ ye yakın duruyorsunuz, diyorsunuz, alın bizi Şangay Beşlisine bizde Avrupa Birliğine Allahaısmarladık diyelim, ayrılalım oradan” dedim.

”Şangay Beşlisi’ne gelin denilse, Türkiye gider mi gerçekten?” sorusuna Erdoğan, “Şangay Beşlisi çok daha güçlü çok daha iyi. Hem Pakistan istiyor, Hindistan istiyor onların da talebi var. Hem  ortak değerlerimizin olduğu ülkelerle bir arada olma şansını da yakalarız.” Cevabını vermişti. Bu konu çok büyük bir tartışma yaratıp, sürekli olarak Başbakana sorulunca, Başbakan AB ile ŞİÖ biri birinin alternatifi değil, biz AB üyeliği hedefimizden vazgeçmedik” demişti.

1950’lerin başlarında yapılanmaya başlayan, 1957’de Roma Anlaşması ile AET olarak kurulan, sonraki dönemde önce AT ardından da AB’ye dönüşen birlik ile Türkiye arasındaki ilişkiler 1959’da “ortak üyelik” başvurumuz ile başladı. Aradan geçen 50 yılda, her iki tarafta da çok önemli politika değişiklikler yaşandı. Ama “50 yıldır bizi oyalıyorlar” demek, ne kadar doğru bir tespittir, tartışmak gerekir. Türkiye’nin AET-AT-AB süreci, Türk siyasi hayatının kesintileri ile yakından irtibatlı olmuştur. Daha en başta, Yunanistan’ın başvurusu ile harekete geçen Türkiye’nin 1959’daki “ortaklık” başvurusundan 9-10 ay sonra  27 Mayıs 1960 Darbesi gerçekleşmiş, başvuruyu yapan Dışişleri bakanı idam edilmiş ve müzakereler ağır darbe yemiştir. 1963’de yapılan Ankara Anlaşması ise son derece zayıftır. Daha da önemlisi, 2000’li yıllara kadar AB projesine sıcak bakan neredeyse sadece Adalet Partisi olmuş, CHP 1963’de Ankara Anlaşmasını imzalayan parti olmasına rağmen, neredeyse her seferinde sol ve ulusalcı söylemin etkisiyle AB konusunda mütereddit kalmıştır. MSP ve devamındaki partiler, İşçi Partisi ve MHP ise net biçimde AB projesine karşı çıkmıştır. 1980’de MSP’nin CHP ile birlikte AB’ye üyelik başvurusunda bulunma hazırlığında olan AP Hükümetinin Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen’i düşürmesi, ittifakı net biçimde ortaya koymaktadır.

AB’nin Türkiye’nin ciddi bir biçimde gündeme gelmesi T.Özal ile birlikte gerçekleşmiştir. Türkiye’yi siyaseten ve ekonomik bakımdan dışa açmaya çalışan ANAP lideri Özal’ın 1987’de AT’ye tam üyelik başvurusu önemli bir kırılma noktasıdır. Yapılan başvuruya AB Komisyonu 2 yıl süren bir çalışmanın ardından verdiği “Türkiye’nin AB üyelik hakkı vardır ancak şu an Türkiye de AB de üyelik için uygun değildir“ görüşü (Avis) geldiği günlerde dünya yeniden kuruluyordu ve artık Berlin Duvarı yıkılmıştı. Bu dönemde Türkiye bambaşka bir yöne kaymış, ABD’nin verdiği cesaret ve destekle kardeş ve dindaş alanlara açılmaya gayret etmişti. AB yine hemen unutulmuştu. Ama bu da kısa sürede tükendi. Ardından 1993’de Kopenhag Kriterleri standardı getirilip aday adayı ülkeler sınıflandırılmaya başlandığında Türkiye her şeye sıfırdan başlamış gibi oldu. AB’ye göre Türkiye’nin ne Ankara Anlaşmasından ne de önceki başvurudan kaynaklanan mükteseb bir hakkı yoktu. Tek mükteseb hak 1973’de yürürlüğe giren ve 22 yılda gerçekleşmesi planlanan Gümrük Birliği idi, onun 1995’de gerçekleşmesi de zaten planlanmıştı, öyle de gerçekleşti. Türkiye’nin gündemine AB belki de ilk kez hem iç hem de bir dış politika konusu olarak GB sürecinde girdi. Bu süreç aynı zamanda Türkiye’de demokratikleşme, insan hakları, hukuk devleti, serbest piyasa ekonomisi için mücadele verenlere de güç verdi. Ama unutmayalım ki, bugünkü iktidara yakın siyasi oluşumlar, o dönemde de AB için hiç de olumlu ve destekleyici bir tavır içinde değillerdi.

AB’nin Türkiye konusunda çok sefer çifte standart uyguladığı, daha da önemlisi, pek çok ülkenin demokrasisi ve ekonomisi için gerçekleştirdiği koruyucu ve cesaretlendirici genişleme politikasını Türkiye’den esirgediği ve Türkiye’yi engellemek için de çoğunlukla Yunanistan ile yaşanan sorunları kullandığı söylenebilir. Ama Türkiye’nin 1959’dan bu yana kararlı, tutarlı ve istekli bir AB politikası olduğu da asla söylenemez. Bu politika 1987’de Özal’ın başvurusu, 1994-1995 Gümrük Birliği süreci ve 1998-99 adaylık sürecinde biraz canlansa da samimi kararlı bir dönem ancak 2001 sonrasında –yani Şangay’ın kurulduğu tarihte!- gerçekleşti. Dönemin askeri vesayetinden bıkan ve çözümü AB’de gören politikacıların başlattığı reform ve yakınlaşma süreci her alanda sabote edilmeye çalışıldı, AB, bizzat devletin vesayet kurumlarınca  Türkiye’yi parçalayacak bir güç olarak lanse edildi,  ardından AK Parti ile bambaşka bir görüntü aldı. Başta Kıbrıs sorunu olmak üzere pek çok konuda olağanüstü cesur ve kararlı adımlar atan AK Parti, iç reform sürecini ve kendisine yönelik devletçi muhalefeti de AB politikalarının verdiği büyük güçle aşabildiğini gördü. AK Parti’nin 3 yıllık çabası, 3 Ekim 2005’de Türkiye’nin AB ile müzakere yürüten bir ülke olmasını sağladı. Bunun anlamı asla küçümsenemez. Aslında gerçek “oyalama” sürecinin de bu dönemde başladığını söylemek gerekiyor. Burada Kıbrıs ciddi bir biçimde kullanıldı, Sarkozy-Merkel ikilisinin Türkiye karşıtlığı süreci kilitledi. Daha da önemlisi AB için hiçbir diğer ülke ile karşılaştırılamayacak kadar olağanüstü önemli bir karar olan Türkiye’nin üyeliği konusunda net bir strateji geliştirilemedi. Almanya ve Fransa ikilisinin Türkiye’yi kaybetmeyelim ama karar mekanizmasına da almayalım düşüncesi “ayrıcalıklı ortaklık” gibi abuk önerileri ortaya çıkardı ama hiçbirisi bir AB politikası olamadı. Bugün bile AB Komisyonu ve AB Parlamentosu’nun Türkiye politikası son derece olumluyken, Konsey aşılamamaktadır. Çünkü AB içinde ciddi bir vizyon ve liderlik sorunu yaşanıyor. Bunun üzerine bir de mali kriz gelince, şu an hiçbir Avrupalı siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğinden söz etmesi imkanı kalmıyor. Bir önemli husus da şu: R.T.Erdoğan liderliğindeki Türkiye, AB içinde hayranlıkla korku arasında gidip gelen bir his yaratıyor. Yani bir de “Tayyipfobi” sorunu çıktı. Her alanda kendine güvenen ve “one minute” diyebilen bir Türkiye’nin AB’yi istediği şekilde yönlendirebileceği endişesi büyümektedir. Üstelik Türkiye’nin kendi iç sorunlarını çözse bile çevresindeki sorun kuşağı bir başka tereddüt yaratmaktadır. AB bugün Suriye’den kaçanları kucaklayanın kendisi değil, Türkiye olmasından memnundur mesela. Bütün bunlar Türkiye kararının daha da zorlaştırıyor. Başbakan Erdoğan’ın yüklendiği AB içinde Türkiye konusunda inisiyatif alacak neredeyse hiçbir lider görünmüyor. Yakın zamanda da, özellikle AB’nin yapısı değişmedikçe de görünmeyecek. Bu durumda AB’ye tepkinin yakın bir getirisi olması zor görünüyor.

Gelelim ŞİÖ’ye. Asya-Pasifik’in yükselişi bir vakıa.  ŞİÖ dünyanın özellikle Soğuk Savaş sonrasında kurulan pek çok bölgesel örgütünden birisi. Temel amaç bölgeden ABD’yi çıkarmak, bu anlamda da askeri özelliği oldukça ön planda. Hatta askeri olarak NATO’ya karşı bir örgüt amacı da var. Ortak tatbikatlarla bunu geliştirmeye çalışıyorlar. Böyle olduğu için NATO’dan Türkiye’ye ince uyarılar gönderilmeye başlandı. ŞİÖ’nün 6 üyesinin en güçlü olduğu husus geniş coğrafya, yeraltı kaynakları ve 1,5 milyar nüfus. Yani verili hususlar gayet güçlü. Ama askeri-güvenlik boyutunun yanı sıra ekonomik hedefler de var. Burada –AB modelinde- serbest ticaret alanı yaratmaya çalışıyorlar. Ama siyasi kaygıları neredeyse hiç yok. Demokrasi, insan hakları, sivil toplum vb kavramlar neredeyse literatüre girmiyor, hatta tedirginlik yaratıyor. Bütün üye ülkeler otoriteryan rejimlere sahipler. Temel ve ortak düşmanlardan birisi de “islami terörizm”!

Duygusal yakınlık uluslararası işbirliklerini kuşkusuz kolaylaştırır ama yetmez. Yetseydi 90’larda Orta Asya ve Kafkaslarda başka bir yerde olurduk zaten. Ya da bugün Gürcistan ve Azerbaycan ile ilişkilerimiz, din, ırk yakınlaşmasının işbirliklerinde ne yönde roller oynayabildiğini bize gösterebilir. Bütün bunlar Türkiye’nin son yıllarda dış politika alanını genişletmesi ve çoğulculaştırmasına bir eleştiri değil. Türkiye bu konuda son derece doğru bir şey yapıyor ve dünyadaki bütün uluslararası örgütlerde yer almaya çalışıyor. Ama  buradaki sorun AB ile ŞİÖ isimlerinin aynı cümlede geçiyor olması. Sayın Başbakan da, bunu Putin’e zaten şaka yoluyla söylediğini, ikisinin biribirinin alternatifi olmadığını ifade etmişti.

Osmanlıdan bu yana devam eden bir süreçle Türkiye kendisini Avrupa modelinde modernleştirmeye çalışıyor. Bütün eksiklik ve yanlışlıklara rağmen bu hususta olağanüstü bir yol da almış bulunuyoruz. Türkiye en iddialı Batılı kurumların üyesi. Tek olmadığı yer ise AB yönetim mekanizması. Üstelik Türkiye “natural born European”  bir ülke de değil. Ama kendi Avrupalılığını kendi kararlılığı ve isteği ile yerine getirmeye çalışan bu anlamda “kazanılmış bir Avrupalılık” yaratan ülke. Hiçbir ülke yoktur ki Trkiye kadar kendini Avrupalılaştırmak için bu kadar çaba sarf etsin ve bunu toplum için de benimsesin. Bütün bunlar Avrupa ile “aşk-nefret” ilişkimizi çok karmaşık hale getiriyor. FİFA’nin Avrupa grubundayız, buna rağmen maçlarda bile “Avrupa Avrupa duy sesimizi” diye bağırmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Ve en önemlisi bugün yükselen bir Türkiye varsa bunda AB sürecinin iç ve dıştaki etkisini görmemezlikten gelmeye de hakkımız yok. Üyelik konusunun yarattığı haklı tepki, kazanımları örtemez. “Avrupalılık” bizim kendi hedefimiz, Avrupalıların bize dayadığı bir şey değil. Bu çerçevede AB’den vazgeçsek de Avrupalılıktan vazgeçmek çok kolay hatta mümkün değil.

Belki de en önemli soru şu: 30-40-50 sene sonraki Türkiye’nin daha demokratik, daha güvenli, daha müreffeh, daha istikrarlı ve daha barış içinde olması için küreselleşme ve bölgeselleşme eğilimleri dikkate alındığında en rasyonel tercih hangisi olur? Bağımsız Türkiye mi, İslam ülkeleri ile işbirliği mi, Türki cumhuriyetler mi, ABD-İsrail mi yoksa AB mi? Yeter ki biraz mantık temeli olsun, buna verilen her türlü cevap meşrudur.

http://mekam.org/mekam/sangay-sangay-olali

Vermisst! (Missing!): The Loss of Reason and Conscience in Germany!

Görsel

German thinker M.Horkheimer (1895-1973) with his Jewish background were alive today, he could be
surprised to see how often the concept “the eclipse of reason” he suggested in a different sense is being
used today, particularly in a country where bigotry suppresses the others with various religions, lifestyle,
and races like what happened to him in Germany.
If German thinker M.Horkheimer (1895-1973) with his Jewish background were alive
today, he could be surprised to see how often the concept “the eclipse of reason” he
suggested in a different sense is being used today, particularly in a country where
bigotry suppresses the others with various religions, lifestyle, and races like what
happened to him in Germany. As mentioned by a connoisseur journalist A.Külahci in
his article titled “The Classic of Germany: Causing Trouble is Germans’ Business” it
is not quite easy to understand Germany and German politicians. Without a doubt
German politicians are there for Germany and Germany’s interests, happiness,
security, and future. Any decision taken by them may have positive or negative
outcomes. Especially those considered “foreigner” who live in Germany and even
who were born there do not have to be pleased with the decisions taken. However to
assure losing just from the beginning by taking unreasonable decisions requires
really “the eclipse of reason”. The provocative film in the US which is utter nonsense
and what happened following the release of the film have proved how easily “the
eclipse of reason” can spread. While “springs” are turning to “winter” the world is
being polarized rapidly. However exactly at that point the Muslims with an increasing
population living in Western societies require the issue to be taken into consideration
in detail.
Turks living in Germany have left half century behind. They adopted a sedentary life
in the 80s. And the 90s were quite tough years. When the Cold War ended, with the
excitement and happiness of unification of Germany people had the reflex of refusing
“foreigners” especially Turks. Suddenly Neo-Nazi groups consciously attempted to
“Germanize Germany and its purification from foreigners”. Solingen and Köln were
the most dramatic examples of it. Unfortunately those were not the only ones.
According to Die Welt’s explanations depending on the data by Amadeu-Antonio
Charity, since 1990 there have been 182 people killed because of violence caused
by extreme right-wingers (November 16, 2011). And the majority of those people
were Turks.
In the early 2000s Germans under the leadership of Syrian B.Tipi tried to suggest a
solution to “integration” problem which they cared a lot but had difficulty in explaining
it with a concept called “Leitkultur” (Leading culture); yet it failed. The paranoia
following September 11 not only increased the number of people who saw Turks as
the target but also it became widespread under the names of some concepts such as
“radical Islam, terror”. Citizenship, particularly dual nationality, was denied due to
unreasonable “security concerns”. To top it all, they created a “consciousness test”
(for instance asking questions like “What would you say if your son wanted to be a
homosexual?”) and implied their preference of “only those who are like us”. President
Wullf coming from Christian Democratic Party carelessly said “Islam is also a part of
Germany” and he paid for it. Then we experienced the issue of social democrat
T.Sarrazin. The “unobtrusive support” of Sarrazin whose book sold 2 million by his
insults on Turks was appalling. The serial murders during the years from 2000 to
2007 in a security state like Germany came in sight only once the group leaders had
their own problems and submitted themselves to justice. The gang having killed 8
Turks, 1 Greek who thought to be Turk and 1 German police officer robbed banks
and bombed during those 8 years, yet the police and intelligent services were not
able to catch them. The most desperate thing about these murders was that those
killed were innocent people. But it was also desperate and “successful” that first they
killed Turks and they misled people by claiming it as a “payoff” among Turks.
Hacettepe University Center for Migration and Political Studies did a research with
1058 Turks living in Germany in December, 2011 (www.hugo.hacettepe.edu.tr).
According to those studies Turks believe that these murders will continue and some
institutions of German government have some roles in these murders. Furthermore
they talked about very significant two opinions: 1.All Germans cannot be considered
responsible for these murders, small radical groups are behind this. 2. Regardless of
what happens, we live here permanently. Considering the outcomes, Turks’ good will,
their attitudes, will of living together, and consciousness are needed to be
highlighted. However the course continues with unbelievable scandals. The
documents are burned and destroyed. It has come out that some intelligent agents
and police officers have ties with Neo-Nazi organizations. And they try to solve the
problem through false agendas. Recently there are two useless agendas in
Germany: “circumcision ban” and “Vermisst” campaigns. By regarding “circumcision”
as “scarification”, German Court implied the fact that there is no room for other
religions. In that sense, they may also ban “fasting” in summer time, “prayers”
because it hurts knees, even “reading Quran” because it hurts eyes! Of course
nobody questions whether little girls’ wearing earrings or tattoos are scarification! We
should admit that “the eclipse of reason” was left behind rather with the power of
Jews than Muslim communities in Germany. “Saying ‘Do not circumcise your kids’ to
Jews means saying ‘Change your religion’” said Chief rabbi Jewish Y.Metzger in
Berlin. Actually it was that evident. Chancellor A.Merkel directly stepped in and they
removed the ban.
Before this matter of discussion ended, they tried to start “Missing” “We miss”
campaigns in the context of “Germany Security Cooperation Initiative”. German
Ministry of Interior is getting ready for a campaign with the help of billboards and
newspapers in order to “take the support of families and warn the society so as to
prevent young Muslims from being an Islamist terrorist”. For the campaign, planned
to start on September 21st, near the photos of people who are ordinary but of course
have black hair, black eyes, headscarves and whose names are “Ahmed”, “Fatma”,
etc.-in other words they are those young people who are evidently Muslims- they are
writing “This is our daughter Fatma. We miss her because we do not know her
anymore. Each day passing she is isolating herself from us and defending radical
ideas. We are afraid of losing her. We are afraid of letting her be a part of radical and
terrorist groups!” For this campaign German Interior Minister has spent 300 thousand
Euros. Vice Prime Minister B.Bozdağ with good reason criticizes the campaign and
says “if it continues, it will mean that German government sees the Muslims in
Germany as a threat to security and a potential danger to German society. It is an
evident attack to freedom of religion and conscience”.
The real name of this campaign can only be “the eclipse of reason”:
1. With the help of such a campaign they cannot prevent a person from being a part
of terrorist organizations. This kind of campaigns may even provoke them by putting
an emphasis on “alienation”.
2. All Muslims may be seen as potential terrorists by the westerns who got paranoid
about the photos of even ordinary Muslims following September 11.
3. While the atmosphere of terror-threat has actually been caused by Neo-Nazi
groups, these campaigns are being prepared. These campaigns are like making fun
of the people killed and their families and eventually they are not convincing.
When we take the numbers into consideration (there are approximately 3,8-4,3
million Muslims living in Germany and three million of them are Turks, 78%-69% of
them) , we can see who those campaigns are aimed at indeed. Moreover while
during this half century Turkish groups have not caused any security problems for
Germany; they have made a great contribution to both Germany and Turkey, Turks
living in Germany will be alienated from the German government and German society
if the campaigns continue. Furthermore these campaigns will cause Germans to get
paranoid because of their government. If this is not the eclipse of power, what is it
then?

Almanya’da akıl tutulması

Musevi kökenli Alman düşünür M.Horkheimer (1895-1973) hâlâ yaşıyor olsaydı, aslında başka bir konseptte ortaya koyduğu “Akıl Tutulması” kavramının ne kadar sıklıkla ve her anlamda kullanıldığını görüp şaşırabilirdi.

Özellikle de bağnazlığın, başka din, yaşam ve ırk biçimine sahip olanların yok edildiği, kendisi gibi ülkeden kaçırıldığı Almanya gibi bir ülkede. Duayen gazeteci A. Külahçı’nın “Alman Klasiği: Sorun Yaratmak Almanların İşidir” yazısında da dile getirdiği gibi, Almanya’yı, Alman politikacıları anlamak çok kolay değildir. Hiç kuşku yok: Alman politikacı, Almanya için ve Almanya’nın çıkarları, refahı, güvenliği ve geleceği için vardır. Aldıkları her kararın olumlu olumsuz yönleri olabilir. Özellikle de ülkelerinde yaşayan ve orada doğsalar bile hâlâ “yabancı” görülenlerin, her zaman politik kararlardan memnun olmaları da gerekmez. Ama bu kadar anlamsız kararlar alıp, daha başından kaybetmeyi garantilemek için gerçekten “akıl tutulması” gerekiyor.

Amerika’daki deli saçması provokasyon film ve devamında yaşananlar da, “akıl tutulmasının” nasıl kolay yayılabileceğinin kanıtı oldu. “Baharlar” “Kışa” dönerken, dünya hızla kutuplaşmaya gidiyor. Ama tam da bu noktada, Batılı toplumlarda sayısı sürekli artan Müslümanların varlığı, her konuyu daha dikkatlice ele almayı da gerekli kılıyor. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler yarım asrı geride bıraktılar. Yerleşik hale gelmeleri 80’li yıllarda gerçekleşti. 90’lı yıllar ise zor yıllar oldu. Soğuk Savaş bitince, Almanya’da birleşme heyecanı ve sevinci ile başta Türkler olmak üzere ülkedeki “yabancıları” reddetme refleksi birlikte gelişti. Bir anda ortaya çıkan Neo-Nazi çeteler, bilinçli bir biçimde “Almanya’yı Almanlaştırma, yabancılardan arındırma”ya giriştiler. Solingen ve Möln bunun en dramatik örnekleri oldu. Ne yazık ki sadece onlar da değil. Die Welt’in Amadeu-Antonio Vakfı verilerden hareketle açıkladığına göre, 1990 yılından bu yana aşırı sağcı şiddet sonucu ölenlerin sayısı 182’yi buluyor (16 Kasım 2011). Bunların içinde en büyük bölüm de Türkler oldu.

2000’li yılların başında Almanlar Suriye asıllı B.Tibi’nin liderliğinde “Leitkultur” (öncü kültür) kavramı ile çok önemsedikleri ama ne olduğunu da bir türlü anlatamadıkları “entegrasyon” sorununa yönelik bir hamle yaptılar, ama sonuçsuz kaldı. 11 Eylül sonrasında yaygın paranoya, hedef olarak Türklere kilitlenenlerin hem sayısını artırdı hem de “radikal İslam, terör” gibi ilave kavramlarla da alanı genişletti. Vatandaşlık, özellikle çifte vatandaşlık, anlamsız “güvenlik kaygıları ile” reddedildi. Bu da yetmedi, vatandaşlık için bir “vicdan testi” yaratıp (mesela “oğlunuz homoseksüel olmayı tercih ederse ne dersiniz” gibi soruları da sorarak) “sadece bizim gibi olanlar lütfen” demeye çalıştılar. “İslam da Almanya’nın bir parçasıdır” deme gafletinde bulunan Hıristiyan Demokrat parti kökenli Cumhurbaşkanı Wullf’a ödetilen bedel çok ağır oldu. Sonra sosyal demokrat T.Sarrazin’li günleri yaşadık. 2 milyon satan kitabında Türkleri aşağılayarak bir kez daha hedefe oturmayı başaran yazara gelen “örtülü destek” dehşet vericiydi. En son Alman medyasının “döner cinayetleri” gibi vahim bir kavramla tanımladığı 2000-2007 arasındaki seri cinayetler, Almanya gibi bir güvenlik devletinde ancak örgüt kendi içinde sorun yaşayıp polise teslim olunca ortaya çıkabildi. 8 Türk, 1 Türk sanılan Yunanlı ve bir Alman polisi öldüren çete, 8 yıla varan bir süre içinde bankalar soymuş, bombalamalar yapmış ve polisin, istihbaratın eline her nasılsa geçememişlerdi. Bu cinayetlerin en vahim tarafı masum insanların öldürülmeleriydi, ama bir başka vahim ve ne yazık ki “başarılı” tarafı ise, önce Türkleri öldürüp, sonra bu cinayetlerin Türkler arasında bir “hesaplaşma” olduğuna dair kamuoyunun yanıltılmasıydı. Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HUGO) tarafından Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli 1.058 kişi ile Aralık 2011’de yapılan araştırmada (www.hugo.hacettepe.edu.tr), Türkler cinayetlerin devam edeceğine; olayın arkasında bir biçimde Alman devletinin bazı kurumlarının olduğuna inandıklarını söyledikten sonra çok önemli iki görüş daha bildirmişlerdi: 1. Bu cinayetler bütün Alman toplumuna mal edilemez, küçük radikal grupların işidir, 2. Ne olursa olsun biz burada kalıcıyız. Burada ortaya çıkan sonuçlarda Türklerin iyi niyeti, âkil tutumu, birlikte yaşam iradesi ve vicdanın altının mutlaka çizilmesi gerekiyor. Ama süreç yine akıl almaz skandallarla devam ediyor. Belgeler yakılıyor, yok ediliyor, istihbarat elemanlarının, bazı polislerin Neo-Nazi örgütleri ile ilişkileri açığa çıkıyor ve Almanya da suni gündemlerle sorunu aşmaya çalışıyor. Son günlerde Almanya’da nur topu gibi yararsız iki gündem maddesi var: “Sünnet yasağı” ve “Vermisst” kampanyası. Bir mahkemenin “sünnet”i “vücut yaralama” olarak kabul etmesi ve yasaklaması ile Alman mahkeme sadece kendi inançları için yaşam alanı olduğunu söylemiş oldu. Buradan hareketle özellikle yaz aylarında “oruç”, dizlere zarar veriyor diye “namaz”, hatta gözlere zararı var diye “Kur’an okuma” da yasaklanabilir! Tabii mesela küçücük kız çocuklarına küpe takmak nedir, yaralama değil mi ya da dövme yaptırmak, kimse sormuyor! “Akıl tutulması” ise kabul edelim ki Müslüman cemaatlerden daha çok Yahudilerin Almanya’daki gücü ile aşılabildi. İsrailli hahambaşı Y.Metzger, Berlin’de “Yahudilere çocuklarınızı sünnet ettirmeyin demek, dininizi değiştirin demektir.” dedi. Gerçekten de bu kadar açık bir durum vardı ortada. Doğrudan Şansölye A. Merkel devreye girdi ve yasak kaldırıldı. Daha bu tartışma bitmeden “Almanya Güvenlik İşbirliği İnisiyatifi” kapsamında “Kayıp”-“Özlüyoruz” kampanyası için hazırlıklara başlandı. Alman İçişleri Bakanlığı, “Müslüman gençlerin İslamcı terörist olmaması için ailelerinin desteğini almak ve toplumu uyarmak için” billboard ve gazete ilanlarıyla resimli bir kampanya başlatıyor. 21 Eylül’de başlaması planlanan kampanya için, Almanya’da gayet sıradan, her yerde her zaman görebileceğimiz türden ama tabii ki siyah saçlı, siyah gözlü, başı örtülü ve isimleri “Ahmed”, “Fatma” vb. olan, yani Müslüman olduğu belli olan gençlerin resimlerinin yanına “Bu kızımız Fatma. Onu özlüyoruz, çünkü artık tanımıyoruz. Bizden gittikçe uzaklaşıyor ve günden güne aşırı fikirler savunuyor. Onu kaybetmekten korkuyoruz. Fanatik dincilerin ve terör gruplarının ağına düşmesinden korkuyoruz!” ibaresi yazılıyor. Bu kampanya için Alman İçişleri Bakanlığı 300 bin Euro para harcamış. Başbakan Yardımcısı B.Bozdağ da haklı olarak kampanyayı eleştiriyor ve “İnisiyatif yürütülürse, bu Alman hükümetinin ülkedeki Müslümanları bir güvenlik meselesi, Alman toplumu için potansiyel tehlike olarak gördüğü anlamını taşır. Bu, din ve vicdan özgürlüğüne açık bir saldırıdır.” diyor.

Bu kampanyanın adı ancak “akıl tutulması” olabilir: (1) Bu tür bir kampanya ile asla teröre kayacak kişi engellenemez, hatta bu tür kampanyalar “yabancılık” vurgusunu kemikleştirip teşvik edici bile olabilir; (2) Sıradan Müslümanların resimleri ile kamuoyunda, özellikle de 11 Eylül sonrasında adeta paranoyak haline gelen Batılı toplumların gözünde bütün Müslümanları potansiyel terörist olarak gösterir; (3) Aynı dönemde ülkede gerçek bir terör-tehdit ortamı ırkçılardan, Neo-Nazilerden gelirken, bu kampanyayı yaparak öldürülenlerle ve aileleri ile alay edilmiş olur, inandırıcılık kalmaz.

Almanya’da yaşayan 3,8-4,3 milyon arasında tahmin edilen Müslümanlar içinde üç milyonluk Türkiye kökenlinin (yüzde 69-78 arası) varlığı dikkate alınırsa, kampanyaların hedefinin kim olduğu açıktır. Üstelik bu yarım asırda Türklerin kitlesel olarak neden olduğu hiçbir güvenlik sorunu olmamasına; hem Almanya’ya hem Türkiye’ye bu kadar katkı sağlamalarına rağmen yapılacak bu tür kampanyalar sadece Türklerin Alman devletinden, toplumundan soğumasına, Almanların da devlet eliyle paranoyaklaştırılmasına neden olur. Bu akıl tutulması değil de nedir?