M.Murat Erdoğan-Ayhan Kaya: “Türkiye’nin Göç Tarihi: 14. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Türkiye’ye Göçler”

M.Murat Erdoğan-Ayhan Kaya editörlüğünde Bilgi Üniversitesi Yayınevi tarafından yayınlanan kitabımız raflarda: “Türkiye’nin Göç Tarihi: 14. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Türkiye’ye Göçler”

CHcYpYUWgAA_389

https://lnkd.in/ejcbasQ

M. Murat ERDOĞAN: Presıdental Electıon ın Turkey: Erdogan’s “New Turkey” and “New Challenges” (Johns Hopkıns Unıversıty-AICGS Issue Brıef)

Presidental Election in Turkey: Erdogan’s “New Turkey” and “New Challenges”www.aicgs.org/publication/presidential-elections-in-turkey/

‘Gezi Hatt-ı Hümayunu’: 2013 İlerleme Raporu

Kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin AB (AET, AT) ile ilişkisi başından beri çok sorunlu bir ilişki. Bunun temel nedeni ise aslında her iki tarafın da bu işin ‘doğal’ bir süreç olmadığının farkında olması. 1950’li yılların sonlarında Yunanistan ile çatışmalar ve rekabet, SSCB kaynaklı tehdit algısı, mali destek alma, ekonomiyi geliştirme vb pek çok önemli gerekçeden de söz edilebilir ama Türkiye’nin AB ile ilişkileri, büyük ölçüde bir ‘kimlik politikası’ çerçevesinde yürütüldü. Tıpkı ‘İtalya’yı kuranların İtalyanları yaratması’, ‘AB’yi kuranların Avrupalıları yaratması’ projesi gibi bizler de özellikle Cumhuriyet Türkiyesi ile ‘yeni Türkleri’ yaratma çabası içinde AB’yi genel Batılılaşma, modernleşme projesinin önemli bir parçası olarak benimsedik. Bu bağlamda hem bizim hem kendi kimliği tartışmalı olsa da artık bir olgunluk içinde istediği kavramı kendine biçme lüksünü yaşayan ‘Avrupalılar’ın sıklıkla kafalarımız karıştı. “Macaristan, Slovenya, Avusturya, Norveç… Avrupalı mıdır” diye soran olmadı ama Türkiye’nin ismi geçince bu soru gayet normal bir soru oldu. Yani Türkiye söz konusu olunca ‘natural born European’ bir ülkeden değil ama dişi ile tırnağı ile kararlı bir biçimde inatla hatta bazı Avrupalılara rağmen (inadına) Avrupalılaşmaya kararlı bir ülkeden söz ediyoruz. Bu hiç kötü bir şey değil, hatta daha kıymetli de sayılabilir. Çünkü asıl önemli kimlikler bize verili olanlar değil, kendi tercihlerimizle oluşanlardır. D. Yani Türkiye’nin üyeliği neredeyse AB’nin ilk kurulma kararı kadar önemli ve stratejik bir karardır. Şu an AB’ye şekil veren Almanya, Fransa, kısmen de İtalya, İngiltere, İspanya ve Polonya’dır. Türkiye üye olursa, AB’nin en önemli kararları, iddialı, kendine güvenli ve hem nüfusu hem coğrafyası büyük bir ülke olan Türkiye’nin isteği ya da reddi ile şekillenecektir. Üstelik ‘öteki’ Türkiye’nin evlere şenlik komşularını da ve bunun AB’ye getireceği riskleri de unutmayalım. O zaman “AB bu Türkiye’yi neden istesin” sorusunun cevabı ise daha stratejik bakışta gizli. AB’nin küresel rekabet içinde Türkiye ile ortaklığının orta ve uzun vadedeki katkısı, Türkiye’nin taşıdığı risklerin önemini azaltıyor. Bunu Batılı bütün stratejistler sıklıkla ifade ederler. Vizyoner AB politikacıları da bunun farkındadır. İşte onun içindir ki, Türkiye’nin içlerinde değil yanlarında (mesela ‘ayrıcalıklı bir ortaklık’ modeli ile) yer almasını sağlamaya, böylece Türkiye’nin risklerinin azalması için zamana yaymak gibi bir çaba gösteriliyor. İzim de AB kuruluş felsefesine uygun bir biçimde barış, refah ve demokrasi içinde bir alan yaratmaya çalışıyor ve buna gelecek risklerden de uzak durmaya çalışıyor. Bu anlaşılabilir. Ama bizim de şunu sormamız gerekiyor: 50 yıllık süreç içinde örneğin, şu an AB politikalarını yöneten, 2005’te büyük gayretlerinin neticesi olarak üyelik müzakerelerine başlanmasına vesile olan, hatta bunun için bakanlık bile kuran AK Parti ’nin kadrolarının 1970-90 arasındaki söylemlerine baktığınızda, bugün ile bağlantı kurabilir misiniz? Ya da CHP ’ye bakalım, MHP ’ye bakalım. Hangi parti ya da devlet kurumu, tutarlı biçimde AB politikası izlediğini söyleyebilir?
Bütün sorunlarına, çelişkilerine ve eksikliklerine rağmen hiç kuşku yok ki AB, dünyada bugüne kadar gerçekleşen en başarılı barış ve kalkınma projesidir. Zaten bunun içindir ki AB ‘Avrupa’ kavramını adeta kendisi ile özdeş kullanma ve hatta ‘Avrupalılık payesi’ verme tekelini elinde tutma cüretine, şımarıklığına da sahip çıkıyor. Dünoğalda Avrupalı kabul edilmeyen ama Avrupalılaşma için çaba gösteren, bunun için yasalarını, sistemini, yaşam biçimini, alfabesini, müziğini, askeri yapısını, eğitim sitemini değiştiren ve aktif çaba gösteren bir Türkiye söz konusu. Bu çaba AB üyeliği getirmedi ama Türkiye’yi ilkeler bakımından bir Avrupalı ülke yapmak yönünde sonuç da verdi. Her ne kadar Türkiye’nin pek çok eksiği olsa da AB ile ilişkilerin ulaştığı nokta tatmin edici olmasa da ve hâlâ “Türkiye Avrupalı mıdır” tartışmalarına rastlansa da Türkiye ‘kendi Avrupalılığını kazanmış’ bir ülke olarak şu an AB ile üyelik müzakerelerini yürüten bir ülkedir. İki büyük yıkım savaşının ardından bir barış ve kalkınma projesi olarak ortaya çıkan ve bizatihi kendisi de suni bir yapılanma ve kimliğe sahip olan AB’nin artık neredeyse doğallaşmış kimlik yapısı içinde Türkiye’nin gerçekleştirdiği, üstelik her daim keskin muhalefetin varlığına rağmen son derece önemli. Muhafazakâr Avrupalıların ‘Antik Yunan-Roma-Hırıstiyanlık’ ile çizmeye çalıştığı kimlik çerçevesini, Türkiye ve seküler Avrupalılar tarihsel-dini boyuttan çıkarmış, ‘demokrasi, insan hakları, piyasa ekonomisi…’ gibi modern kavramlarla tanımlanan bir Avrupa’nın kimliğinde önemli rol oynamıştır. Bu anlamda Türkiye, hem Avrupa kavramının geliştirilmesinde kısmi rol oynayan hem de kendi Avrupalılığını ‘kazanmış’ bir ülkedir. Üstelik Türkiye’nin Avrupalılık mücadelesi sadece bir devlet politikası olmayı da aşmış, toplumun da benimsediği bir zemine oturmuştur.
Türkiye’nin göreli yoksulluğu, nüfus yapısı, tarihsel ve kültürel ötekiliği, bulunduğu coğrafya ve komşuları, zaman zaman ürkütücü hırsı Avrupa’nın Türkiye’yi hep belirli bir mesafede tutmasında etkili oluyor. Çünkü içinde Türkiye olan bir AB ile Türkiyesiz bir AB biri birinden çok farklı iki ayrı siyasi ve sosyal projediryadaki bütün diğer bölgesel entegrasyon projeleri, Şanghay dahil, AB modelinden hareket ediyor. Bu başarı, özellikle 90’larda AB’nin inanılmaz bir cazibe merkezi haline dönüşmesine neden oldu. Türkiye’nin AB’yi ciddiye aldığı dönem 1993 sonrasında başlar. 1990-93 dönemi ise çok öğreticidir. Bu dönemde, Türk dünyası ve Ortadoğu’da ortaya çıkan boşluğun verdiği heyecan, ABD ve İsrail’in verdiği ciddi destek ile ‘bölgesel güç’ olmak hedeflenmişti. Ama bu politika, ABD ‘Russia first!’ politikasına geçince çöktü. Onun için 1993 sonrasında ‘yeniden keşfedilen’ AB’ye yöneldik. Ancak Soğuk Savaş döneminin ‘kaybedilmemesi gereken tampon ülkesi’ Türkiye ile ilişkiyi önemseyen AB, Türkiye’nin ‘ben geldim’ dediği dönemde yüzünü çoktan Türkiye’den çevirmişti. Türkiye’nin başından beri sakat olduğu belli olan Gümrük Birliği üzerinden AB’ye kanca atma refleksi bundan kaynaklandı. Buna rağmen 1997 Lüksemburg Zirvesi Türkiye’yi genişleme süreci dışına itti. Ama kabul etmek gerekir ki, Türkiye bundan sonraki bütün hükümetler döneminde, en çok da AK Parti döneminde AB için çok ciddi çaba gösterdi. Bunda iç politik tıkanıklıkları aşma ve vesayeti ortadan kaldırma çabasının da payı büyüktü.
Türkiye 1998’den bu yana diğer aday ülkeler için olduğu gibi ‘İlerleme Raporları’ hazırlamaya başladı. 1998’de başlayan bu süreç 16 yıldır devam ediyor. Türkiye için aslında hiç de gerekmeyen bir rekor kırarak 16 ilerleme raporu üreten AB Komisyonu ne kadar yoruldu bilemeyiz ama Türkiye’nin atık bu raporlardan yorulduğu açık. Nedeni de açık: Bu raporlar belirli bir süreyi aştıktan ve ilişkilerde gelişmeler sağlanamadıktan sonra –ki bunda AB’nin son 7-8 yıllık politikasının çok ciddi payı var- dönüp o ülke için yeniden ilerleme raporu hazırlanması, tekrar eksikliklere dikkat çeken sinir bozucu, motivasyonu daha da azaltan bir rapor haline dönüşüyor. AB şu an herhangi bir üye ülkesi için de raporları bu mantıkla hazırlasa, kuşku yok ki onlarda da bir sürü eksiklik bulabilir. Bu anlamda makul bir müzakere süreci aşıldığında, raporların anlamı da kalmıyor. Daha da vahimi, AB Komisyonu nispeten objektif davransa da buna 28 üye ülke müdahil oluyor ve her birinin –özellikle Kıbrıs, Yunanistan, Almanya ve Fransa’nın- ulusal çıkarları, AB raporunu ulusal koz raporuna dönüştürebiliyor.
2013 raporu son dönemde iki tartışmanın gölgesinde kaldı: Bunlardan birisi AB Bakanımızın haklı ‘bayram’ tepkisiydi. Ama buradaki haklılığın, bir taraftan bizim ötekiliğimizin tescili anlamına geldiğini de unutmayalım.
Gelelim İlerleme Raporu’nu asıl belirleyen hususa, yani ‘Gezi’ye, daha doğru bir kavramla ‘Gezifobi’ye. Gezi’de ne oldu ne bitti, kim yaptı, neden yaptı, daha uzun yıllar konuşulacak, tartışılacak. Ancak artık herkes kabul ediyor ki, özellikle dış politikada Türkiye’nin son yıllarda iki önemli konu başlığı ve hatta kırılma noktası var: Birisi Suriye politikası, diğeri ise Gezi. Özellikle Gezi konusu, ülkemizde çift taraflı bir ‘fobi’ye dönüştü. AB İlerleme Raporu’nun bence en önemli ve en çok yararlanacağımız kısmı Gezi konusundaki soğukkanlılığı olsa gerek. İlerleme Raporu, ‘Gezi olayları, Türkiye’de sivil toplumun geliştiğini ve giderek etkili olduğu’ şeklinde bir değerlendirme yapıyor, ardından da “Hükümet-sivil toplum, parlamento-sivil toplum ilişkileri sürekli ve düzenli bir süreç içinde geliştirilmelidir” tavsiyesinde bulunuyor. Bu yaklaşım, ülkeyi ve ifade hürriyetini ciddi bir biçimde baskı altında tutan, insanları kamplaştıran ‘Gezifobi’yi aşmak konusunda önemli bir zemin sunuyor. Gezi çerçevesinde hükümetin meşruiyeti hiçbir şekilde tartışılmazken vesayet kurumlarının ortadan kaldırılmasına destek veriyor, her türlü demokratikleşme paketini önemsiyor ve destekliyor. Buradan da hareketle, daha iyi bir Türkiye için aslında bizim kendimize söylememiz gerekenlerin şifrelerini önümüze koyuyor: Daha fazla danışın, tepkileri daha olgunlukla karşılayın diyor. Kuşku yok ki biz Türkiye’nin daha demokratik, daha müreffeh, daha özgür ve daha barış içinde bir ülke olması için kendimiz bir şeyler yapacağız. Bugüne kadar da yapılanlar, AB istedi diye yapılmadı ama AB içteki siyasi kilitlenmeyi ve vesayeti aşmaya yaradı. AB, Gezi’nin etkileri çok canlıyken, ‘siyah-beyaz’ değerlendirmelerin dışına çıkarak ne ‘Gezi-fobik’liğe ne de ‘Gezi-kolik’liğe pirim veriyor. Yani AB, “Geliştiğinizi görün, kendinize güvenin, değişime inanın, biribirinizi anlamaya çalışın ve süreci sakinleştirin” diyor. ‘Gezi Hatt-ı Hümayunu’ hepimize hayırlı olsun!

http://www.radikal.com.tr/yorum/gezi_hatt_i_humayunu_2013_ilerleme_raporu-1157426

“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu

İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor, Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de “olumlu” bir rapor olduğu söylenebilir.

“Fobi”ler çağında nur topu gibi bir fobimiz daha oldu: “Gezifobi-Geziphobia”!  Yıllardır “fobik” kalıplar içinde hapsedilmiş toplum yapımız ve siyaset söylemimiz, artık adına “Gezi” denilen başka bir fobi ile karşı karşıya. “Gezi”, neredeyse Türkiye’deki bütün siyasal tartışmaların odağında yaşamaya devam ediyor, daha uzunca bir süre de devam edecek gibi görünüyor. “Gezi”’yi kutsayanlar da, bunun bir “komplo”, “kalkışma” hatta “darbe teşebbüsü” olduğuna inananlar da “Gezi” kavramında “tutuklu kalmış” durumda. Bu fobi, kendini defansta hisseden AK Parti tarafında daha yoğun gözleniyor, ama hükümete bu vesile ile vurmaya hazır kitleler de hayatlarının enstrümanını bulmuş gibiler.

“Gezi” öncesi Türkiye ile “Gezi” sonrası Türkiye” farklı mı, ne kadar farklı, bunu şimdi ölçmek mümkün değil, ama İstanbul’un göbeğinde kısa süre öncesine kadar adını bile kimsenin bilmediği, gezmediği bir parkın adı olan kelimenin, kendini aşıp siyasi, hatta uluslararası bir kavrama evrildiği kesin. Kavramın simgeleşmesinde kuşku yok ki sosyal medyanın rolü çok büyük. Sosyal medyanın bu kadar yaygın olmadığı dönemlerde, ne Gezi bu kadar kavramsallaşırdı ne de bu kadar fobik bir hal alırdı. Bu durum sadece bizim için “yeni” değil, dünya için de yeni.

Bu fobik ortamda Gezi eylemlerinin gayet masumane ve iyi niyetli doğa korumacıların tavrından, bunu hükümeti devirmenin son yolu olarak gören ve eylemlerde sınırsız şiddeti benimseyenlere kadar varan geniş yelpazede ara renkler sıklıkla görmemezlikten gelindi. Tıpkı kavramın geliştiği mecra gibi, kavramın bölücü, kutuplaştırıcı ve ötekileştirişi içeriği de sosyal medya aracılığı ile gerçekleşti. Her kesim bir diğerini en uca itmeye çalıştı ve herkes bir diğerini suçladı, linç etmeye çalıştı. Ortada makulü arayan ve “hem bu var hem de bu” demeye çalışan kitle ise arada telef oldu. Çünkü “Gezifobi” arada kalmaya müsaade etmeyecek kadar güçlüydü.

G. W. Bush’un 11 Eylül’de ortaya koyduğu “ya bizdensiniz ya düşman, tarafınızı görelim” doktrini, Gezi’de yeniden vücut buldu. Bu arada sürecin en büyük darbesini de, Türkiye’de demokrasi, milli iradenin tecellisi, sivil toplum, ifade ve inanç hürriyetinin gerçekleşmesi, birey ve özgürlük temelli bir Türkiye’nin oluşması için samimi çaba gösteren, bunu son yirmi yılda her vesile ile ortaya koyan liberallerin yediği de bir gerçek. Süreç içinde liberaller birbirlerini tanımakta güçlük çekti. Liberallerin taraf olmaya razı olmayan “bağzı” kesimleri ise çift taraflı tacizlerin ve saldırıların merkezinde kaldılar.

AB’nin 2013 Türkiye İlerleme Raporu da bu sefer “Gezifobi” gölgesinde kamuoyu ile paylaşıldı. Raporu kaleme alanların işi hiç de kolay değildi. Düşünce, ifade ve gösteri hürriyetini son derece önemli bir demokratik kriter olarak gören AB’nin, Gezi süreci vesilesi ile Hükümeti çok ağır biçimde eleştirmesi hatta suçlamasından endişe ediliyordu. Ama AB “Gezifobi” döneminde hem hükümeti hem de muhalefeti tatmin edecek makul, kırmayan dökmeyen, var olanları başından karalamayan, gelişmeleri takdir eden ama yanlışları da gören bir üslupla kaleme alınmış. Rapor “Gezi, bizzat bu hükümetin yarattığı gelişmeler ile güçlenen, olgunlaşan, aktif hale gelen sivil toplumun bir yansımasıdır” yaklaşımı ile taraf olmanın ötesinde soğukkanlı bir bakışın da “Gezi Okumaları”nda mümkün olduğunu gösterdi.

Bu arada AB Bakanı E. Bağış’ın ortaya koyduğu AB’ye “Kurban Bayramımız, Noel’inize benzer. İlerleme raporunu o gün yayınlamayın” dedik, dinlemediler haklı tepkisi, ne yazık ki dikkate alınmadı. Aslında bu itiraz AB Türkiye arasındaki kültürel farklılığın da yeni somut bir belgesi olarak da okunabilir. Ancak bayram tepkimizin bir diğer tarafında iğneyi de kendimize batırmakta fayda var: S.Füle Bayramda Türkiye’ye gelse ve kutsal bayramımızın birinci gününde bile, AVM’ler başta olmak üzere hayatın nasıl aralıksız devam ettiğini görse, itirazımızı anlamakta güçlük çekmez miydi? Yani kendi bayramlarımıza kendimiz ne kadar saygı duyuyoruz, bunu da sakince düşünmekte fayda var.

Gelelim “Gezi’li İlerleme Raporu”na. İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de “olumlu” bir rapor olduğu söylenebilir.

Özellikle “Gezifobi” devrinde bu rapor, her şeyi uçlarda görme alışkanlığındaki bizleri biraz daha makule çekmeye çalışmakla da önemli. Çünkü “uzlaşmanın” adeta utanacak bir şey, tavizsiz karşıtlığın ise övgü aldığı ülkemizde, pek çok konuda olduğu gibi,  ele alınış biçimi ile Gezi’nin sadece iki rengi var: Siyah ve Beyaz. Hükümet de “karşı cepheler” de olaya bu ikili değer çerçevesinde bakıyor.

Gerginlik, konunun tarafı olarak kendilerini addedenler için bir “safları sıklaştırma” operasyonuna dönüştü, ama bu “Gezi”nin başka bir şeye evrilmesinin, ciddi bir siyasi kavrama dönüşmesinin de zemini oldu. “Gezifobi”den hızla uzaklaşmadan, olup biteni anlamakta ve gerginlikten uzaklaşmakta zorlanacağız. AB Uyum Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu’nun da söylediği gibi “ülkede bir “Gezi-fobik”ler bir de “Gezi-kolik”ler olduğu açık. Bunu acilen aşmamız gerekiyor.

Aslında, bütün bu olup biteni, yeni Türkiye’nin kendini tanıma ve tanımlama süreci olarak görmek pekâlâ mümkün. 2013 İlerleme Raporu, bu konuyu çok güzel vurgulamış. Raporda belki de en hassas konu olan Gezi Parkı olaylarının “10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu” olarak değerlendirilmesi, aslında bütün durumu da ortaya koyuyor. Gezi sürecinde kimse kimseyi tanıyamamıştı. Gençler bir tuhaftı, hükümet anlaşılmazdı, üst düzey politikacılar ürkütücüydü, güvenlik güçleri sanki ilk kez ortaya çıkmış gibi çok sertti, eylem için eylem derdinde olan bazı marjinal gruplar coşmuştu, bazı politikacılar rol kapma derdindeydi…

Ve en önemlisi AK Parti döneminde yetişen gençlik, demokrasi, insan hakları, yönetimde söz sahibi olmak ve uluslararasılaşmanın getirdiği özgüven içinde başka bir yerde duruyorlardı. Dahası daha önceleri hiç olmayan pek çok sosyal medya aracı, eylemlerin içinde yer alanların bile tahmin edemeyeceği kadar en etkili silahlara dönüşmüştü. Pek çok çelişen ya da uyan özelliğin aynı anda yaşandığı süreçte, olayın niteliğini ve gelişimini kestirmek de kolay değildi. İtirazın pek çok yönü vardı, ama en çok ittifak edilenlerden biri “siyaset tarzına itiraz”dı.

Danışılmayı, ciddiye alınmayı, bürokratik vesayet ortadan kalkmışken, başka bir tür vesayeti, yeni bir tür “toplum mühendisliği” olduğu düşünülen projelerini reddeden yeni bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu kuşak, hükümetin, devletin “babalık” yapmasını değil, iş yapmasını istiyor. Bu kuşak her geçen gün daha da homojenlikten ve “söz dinleme”den uzaklaşan bir kuşak. Bu kuşaktakiler kendi aralarında da gayet geniş bir yelpazeye yayılıyor. Yani “hükümeti eylemlerle, sokak gösterileri ile felç edelim, işlevsiz kılalım, yıkalım” diyen gruplar da vardı, “beş yıl için devleti yönetmek için yetki ve sorumluluk verdiklerimiz, babamız değiller, toplumu ve bireyleri yönetme hakkına sahip değiller, bu yetki aşımıdır, sesimizi duyurmak istiyoruz” diye düşünenler de. Hiç kuşku yok ki ikinciler çok daha fazlaydı. Ama her yapılan itirazın düşmanlık, darbecilik ve ucu bir yere bağlı olmakla ilişkilendirilmesine olan itiraz, dalga dalga yayıldı, “benzemez” pek çok kitleyi bir araya getirdi.

Bürokratik vesayetin kaldırılması için Türkiye 1940’lardan bu yana mücadele ediyor. Bunun göreli başarıya ulaşmasında AK Parti’nin ülkenin demokrat ve liberalleri ile birlikte verdiği mücadele çok ama çok önemli bir aşama kaydetti. Ama buna rağmen 2006’da Danıştay suikastının ardından başlayan ve adına “Cumhuriyet Mitingleri” denilen Hükümet karşıtı organize eylemler, 2007’de e-muhtıra ve ardından 2008’de uyduruk gazete küpürleri ve bizzat devlet kurumları tarafından özel olarak AK Parti’yi karalama maksatlı açılmış “anti-propaganda” nitelikli internet sayfaları üzerinden kapatma davası ile karşı karşıya kalmış AK Parti’nin gelişmeleri yeni bir tür darbe girişimi gibi okuması da çok temelsiz değildi. Ama Türkiye, büyük bir koalisyon ile bütün bu engelleri AK Parti’ye sahip çıkarak ortaya koymuş, AB başta olmak üzere dünyanın demokratik güçleri de sürece destek vermişti.

Artık başka bir zamanda başka bir Türkiye’deyiz. Demokrasi “virüsü” her yerimizde canlı. Bu vesile ile bir başka gerçeklikle de yüzleşmeliyiz. Orta yaş ve üstü kişiler olarak, genç ve çocukların teknolojik egemenliğine boyun eğmiş durumdayız. Eskiden her şeyi anne-babasından öğrenen çocuklardan şimdi biz öğreniyoruz. Bunun yarattığı iktidar kaybının sadece ailede, kuşaklar arasında değil, devlette de kendini göstermesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Cep telefonumuzu idare etmekten aciz kişiler olarak algılanan, hatta dalga geçilen bizler, gençlere, hatta çocuklara sormadan bir karar alma devrini çoktan geride bıraktığımızı artık kabullenmeliyiz.

Demokrasinin özü, milli iradenin tecellisine saygı duymak kadar, görev verilenlerin şiddet kullanılmaksızın eleştirilebilmesinin de mümkün olmasıdır.  Üstelik Türkiye’de yaşanan çok ciddi bir muhalefet boşluğu, yüzde 10 seçim barajı varken, insanların belirli konularda bir araya gelmeleri ve seslerini ancak bu şekilde duyurmalarına alışmak durumundayız. Milli iradenin tesisi ve egemenliğin millette olması tartışılacak bir konu değil. Ama milli irade adına Hükümete yönetme hakkının “ödünç” verildiği, siyasilerin milli iradenin sahibi değil, en çok vekili oldukları da bilmelidir. Kuşku yok ki halktan belirli bir dönem için yetkiyi alan, sorumluluğu da alır ve bunun gereğini yerine getirmekle mükelleftir. Bu bağlamda “uzlaşı” ihtiyaridir ama liberal demokratik bir sistem içinde bir gerekliliktir. Zaten bunun için Hükümet hemen her konuda kamuoyunun tercihlerini yoklamıyor mu?

Vesayet sistemlerinin en belirgin özeliklerinden birisi olan “toplum mühendisliği”nden korunmanın, seçimle iktidara gelmiş sistemlerde de kendiliğinden ortadan kalkmadığı açık. O halde birey merkezli sistemin demokratik omurgası için çoğulculuk ve devlet gücünün, iktidarın sınırlandırılması esastır. Bu sınırlandırmanın iyi niyet zemininde oluşması da tabii ki mümkündür. Ama algıların olgulardan daha da önemsendiği günümüz dünyasında, belki de en rahatsız edici olanın, başka bir tür toplum mühendisliğini çağrıştıran “buyurgan” tavır olduğu da unutulmamalıdır. 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sonrasında ortaya çıkan bazı endişeler bütünüyle yersiz de olabilir. Ama algı yönetimi ve inanırlık da hükümet etmenin gereklerinden birisi değil midir? Onun için AB İlerleme Raporunda Türk halkının artık “danışılmak” istendiği vurgusuna yer verilmesi gerçekten çok doğru bir tespit olarak okunmalıdır.

AB İlerleme Raporu, Gezi konusundaki bir “fobik” durumu iyi algılamış görünüyor. Hükümetin fütursuzca eleştirilmesi yerine, “olup biteni biz şöyle görüyoruz” demeye çalışan makul bir rapor var karşımızda. Gezi’yi sivil toplumun canlılığına ve demokrasinin gelişimine, daha da önemlisi AK Parti Hükümetinin olumlu icraatlarının doğal bir yansıması olarak gören ve bunu “10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu” ifadesi ile ele alan AB, gerçekten milletçe çok ihtiyacını hissettiğimiz makul bir zemini ortaya koymayı başarmış görünüyor. AB’nin araladığı kapı, bugünün Avrupa’sının içinde bulunduğu koşullar gereği zaten çok geniş olmasa da rapor AB standartlarında bir Türkiye’nin geliştirilmesi doğrultusunda cesaret verici. Ama biz Gezifobi”ye teslim mi olacağız, kendimizi mi geliştireceğiz, orasına biz karar vereceğiz.

http://zaman-online.de/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu-74075

Merkel’le erimeye kim hazır?

Türkiye’de 2009 seçimlerinde AK Parti’nin yüzde 50′ye varan oranda oy alması üzerine Almanya’da çıkan bir karikatürde Angela Merkel Başbakan Erdoğan’ı arıyor ve “Sayın Erdoğan sizi tebrik ederim ama artık Türkiye’yi AB’ye almamız hiçbir şekilde mümkün değil, çünkü siz AB siyasetinin kurallarına uymuyorsunuz, AB’ye uyumlu değilsiniz! Çünkü: hem üç dönem üst üste seçiliyorsunuz, hem de oylarınızı yüzde 50′ye çıkarıyorsunuz. Bu AB’de olmayan bir şey!” diyordu. Almanya’da 22 Eylül’de gerçekleşen genel seçimlerde ortaya çıkan tablo, gerçekten de AB’nin genel yapısı ile çok uyumlu değil. Durumun farklılığını gösteren bir başka veri de yüzde 72 civarındaki katılım oranı. Doğu Almanyalı Papaz’ın kızı Merkel bu başarısı ile Avrupa’nın en güçlü lideri olduğunu da tescillemiş oldu. Üçüncü dönemde oylarını yüzde 7,7 artırıp birinci sırada çıkan Merkel, çok ciddi bir sürpriz olmazsa, üçüncü kez hem Almanya Şansölyesi, hem AB’nin neredeyse tek lideri olacak. Bu durum Merkel’in yetenekleri kadar, çevrenin yetersizliği, zayıflığı ile de ilgili. Ama sebep ne olursa olsun, Merkel’in hem de Avrupa’nın krizle boğuştuğu bir dönemde ortaya koyduğu başarıyı göz ardı etmek, küçümsemek mümkün değil. Merkel Almanya’sı hem ikili hem de AB politikasında artık daha güçlü bir pozisyona ulaşmıştır. Almanya seçimleri Almanya kadar AB’nin, Yunanistan’ın, İspanya’nın ve hatta Fransa’nın seçimi gibi gerçekleşmiştir. Türkiye dahil, bundan sonra Almanya ve AB politikalarının Merkel’in bu başarısını dikkate alarak yapılması artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

Almanya’da seçimlerin neredeyse tek kazananı Merkel liderliğindeki CDU/ CSU oldu. Üstelik bu sürpriz de olmadı. Son dönemde biraz yükselişe geçerek oylarını yüzde 2,7 artırıp yüzde 25,7 oy alsa da, Peer Steinbrück’ün şansölye adaylığındaki SPD, mağlubiyeti daha başından kabullenmişti. Seçimin gerçek kaybedeni ise Liberaller oldu. Almanya’nın siyasi demirbaşlarından olan ve 1949′dan bu yana Almanya’da kurulan koalisyonların bir-iki istisnası hariç adeta değişmez küçük ortağı olan FDP, Alman siyasetinde kolay kolay yaşanmayan bir düşüşle, 2009 seçimlerindeki yüzde 14,6 oyundan yüzde 9,8′ini kaybederek 4,8′e geriledi. Daha da vahimi FDP, yüzde 5′lik seçim barajının altında kalarak, kurulduğundan bu yana Bundestag’a girmeyi ilk kez başaramadı. Seçimlerde Sol Parti yüzde 3,3, Yeşiller ise yüzde 2,3 oranında oy kaybetti ama Bundestag’a girmeyi başardı. Seçimlerin büyük sürprizi ise sadece yedi ay önce kurulan ve Almanya gibi bir ülkede EURO karşıtlığını sloganlaştırarak seçmenin dikkatini çeken, ardından ırkçılığa varan milliyetçi söylemleri ile protest oylara kucak açan ve akıl almaz bir biçimde yüzde 4,7 oya ulaşan Almanya için Alternatif (AfD) oldu. Bu anlamda bütün partilerin bir biçimde kaybettiği Almanya’daki seçimlerin tek bir galibi oldu, o da Merkel’di. Hatta zaten FDP’nin yüzde 5′i aşamayacağına inanan ve bunun için ikinci oylarını da FDP’ye yöneltmemeye karar vererek tek başına iktidarı zorlamayan CDU/ CSU Bundestag’daki mutlak çoğunluğu sadece 5 milletvekilliği ile kaçırdı.

Uzlaşmalar ve koalisyonlar memleketi Almanya’da yeni dönemde de uygun koalisyon aranıyor. Ama koalisyon ortağı olanların, gücü doruğuna çıkmış Merkel liderliğindeki bir hükümette hızla erimesi ihtimali oldukça güçlü bir ihtimal olarak endişe yaratıyor. Merkel’in yaptığı iki koalisyonun da sonucu, koalisyon partisi için vahim oldu. SPD 2005′deki “büyük koalisyonu”n bozduğu dengeyi hala toparlayamadı. FDP ise yere çakıldı. Bunun nedeni açık. Güçlü Merkel, koalisyon partnerinin hareket alanını kısıtlıyor ve onların kendi seçmenlerine verdiği sözlerin gereğini yerine getirmelerine izin vermiyor. Bu da hızlı ve kolay onarılmayacak hasarlara yol açıyor. Bu günlerde Merkel’in koalisyon ortağı bulma konusunda zorlanacağı çok açık. Sol Parti ile bir koalisyon, her iki tarafın da açık biçimde reddettiği bir seçenek. Böyle olunca CDU/CSU bloğu için iki seçenek kalıyor: SPD ya da Yeşiller ile koalisyon. Ama hem SPD hem de Yeşiller bu sefer öldürücü ortaklıktan çekindiklerini gizlemiyor ve böylece hükümet programına konulacak politikaların belirlenmesinde en üst seviyede pazarlık etmeye çalışıyorlar. Yani herkesin işi zor.

Bu arada Almanya’daki siyasi geleneklere çok uygun düşmese de Merkel’siz bir koalisyon imkanı var. 630 milletvekilliğinin 295′ine sahip olan CDU/CSU’nun karşısında SPD (182) – Yeşiller (60) Sol Parti (61) birleşebilirlerse toplam 303 oyla hükümet kurulabilir ve Merkel muhalefette kalabilir. Ancak SPD’nin daha başından Sol Parti ile koalisyona gitmeyeceğini çok yüksek bir perdenden açıklamış olması, bu ihtimali daha da zayıflatıyor. Bir de Almanya siyasi kültüründe uzlaşı son derece önemli bir esas olarak ortaya çıkıyor. Bu anlamda iktidarda olmak kadar muhalefette olmak da son derece değerli bir şey olarak görülüyor. Bir parti kendi seçmenine paye dağıtma imkanına kolay kolay sahip olamadığı için, iktidarda seçmenine söz verdiği genel politikaları kabul ettiremeyince, iktidar eziyete dönüşebiliyor. Bütün bu nedenlerle basit gibi görünen Almanya siyasi tablosunda çok fazla alternatif olmadığı da açık. Hatta Almanya’da yeniden seçime gidilmesi bile söz konusu olabilir.

Konuyu Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkileri bakımından ele aldığımızda, alternatif hükümetler içinde Türk Hükümeti için en idealinin CDUCSU-SPD koalisyonu olacağı söylenebilir. Zira koalisyon ortağı Yeşiller olursa, hem Merkel’in dış politikadaki belirleyici rolü daha belirginleşecek, hem de Yeşillerin son dönemde daha artan Türkiye’ye yönelik demokrasi-insan hakları vb eleştirileri -biraz da şov amaçlı olarakçok yükselebilecektir. Dolayısı ile her halükarda bu tür bir koalisyon ile Türkiye’nin mevcut politikalarının uyumlu olması çok zor görünüyor. CDU/CSU bir koalisyon yaparsa, her şeye rağmen SPD Türkiye politikalarının belirlenmesinde biraz daha fazla etkili olabilir ve Merkel buna razı olmak durumunda kalabilir. Üstelik SPD’nin Yeşiller türü keskin eleştirel bir Türkiye politikası yürütmesi de beklenemez. Küçük bir ihtimal de olsa, Merkel’siz SPD-Yeşiller-Sol Parti koalisyonu gerçekleşirse, bunun Türkiye kökenlilerin çifte vatandaşlığı ve TürkiyeAB ilişkileri çerçevesinde kısmen daha olumlu bir tablo olacağı söylenebilir. Ancak özellikle Sol Parti ve Yeşillerin Türkiye konusunda sert bir tutum belirleyecekleri ve bunun da AB politikasını belirleyeceğini söylemek gerekir.

Almanya’da yarım asrı deviren ve 3 milyonu aşan bir nüfusa ulaşan Türkiye kökenliler için ise bu koalisyon seçenekleri içinde kendilerine olumlu bir zemin sunacak olanın SPD-Yeşiller-Sol Parti olacağı söylenebilir. Ancak bu ihtimal hem çok düşük hem de iktidara geldiklerinde CDU/CSU’nun yabancılar politikalarını çok eleştireceği ve bunun da Türkiye kökenliler aleyhine sonuç verme ihtimalinin de çok yüksek olduğu bilinmektedir. Diğer koalisyon ihtimalleri, yani CDU/CSU-SPD, CDU/CSU-Yeşiller arasında Türkler bakımından da muhafazakar ve çok da yabancı dostu olarak algılanmayan CDU/CSU’nun dengelenmesi bakımından SPD’nin iktidar ortağı olmasının daha arzulanan bir tercih olacağı söylenebilir. Bu seçimlerde Türkiye kökenlilerin bütün partilerde de temsil ediliyor olması nispeten yüksek bir sayı ile (11 milletvekili) Bundestag’a girmeleri önemsenmelidir. Ancak politik aktörlerin başarısı ile siyasi katılım arasındaki uçurum, Türkiye kökenlilerin bakımından yapılacak pek çok şey olduğunu açık bir biçimde gösteriyor.

Almanya’da faaliyette bulunan BIG Partisi’nin 700 bin Türkiye kökenli oy kullanabilecek insanın yaşadığı bir ülkede aldığı 17 binde kalması dikkat çekicidir. Bu sayı yüzde 0,01′e denk gelmektedir. Seçim öncesinde bazı gazetelerin yaptığı araştırmalarda Türkiye kökenlilerin yüzde 40′a yakınının BIG tercihinde bulunacağını söylemişken 17 bin oy totalde Türkiye kökenlilerin kullandıkları oyun ne kadar az olduğuna dair bir ipucu da vermektedir. Üstelik bu seçimlerde Türkiye kökenlilerin gideceği başka bir adres bulmak da oldukça zordu. Yani BIG’in göreli olarak cazibesi yüksekti. Burada BIG bir adres değil, siyasi bir sinyal olarak analiz edilmeye değer bazı bulgular veriyor. Türkiye kökenli Almanların hem bu ülkede entegre olduklarına inanmaları, bu ülkeyi artık vatanları olarak vurgulamaları, ama siyasi katılım konusunda olağanüstü bir atalet içinde olmalarının nedenleri mutlaka araştırılmalıdır. Zira Türkiye kökenlilerin siyasi güçlerinin olduğunu göstermeleri, Almanya’da yaşamlarının kendi istediklerine yakın bir duruma geçirmek için olmazsa olmaz bir husustur. Ama bunun çok uzağında olduğumuz da acı bir gerçektir.

http://zaman-online.de/merkelle-erimeye-kim-hazir-64410

Merkel’in ‘tüketen öpücüğü’ ve ‘Butik partiler’

Almanya Başbakanı Angela Merkel ile koalisyon yapan SPD’nin ardından FDP’nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Mihail Gorbaçov’u gibi, kimi “öpse” deviriyor!

Geleneklerin kolay değişmediği Almanya, şaşırtıcı bir seçimi geride bıraktı. Bu seçimde az kalsın A.Merkel liderliğindeki Hırıstiyan Demokratlar (CDU/CSU) tek başına iktidara geliyordu. 630 milletvekili olan Federal Alman Meclisi Bundestag’da CDU/CSU sadece 5 oy eksikle 311 milletvekilliği ile mutlak çoğunluğu ve tek başına iktidarı kaçırdı. SPD (192), Sol (64) ve Yeşiller (63) ise toplamda CDU/CSU’dan ancak 8 milletvekilliği daha fazla kazanabildiler.
Seçime katılım, hem Almanya hem de bütün Avrupa ’da her geçen gün daha da alt seviyeye düşerken, Almanya inanılmaz heyecansız ve renksiz geçen seçimlerde % 71,5 gibi gayet yüksek bir seviyede gerçekleşti. 2009 seçimlerine göre oylarını artıran üç parti var: CDU/CSU (+ % 7,7), SPD (+ % 2,7) ve 7 ay önce kurulan ve olağanüstü bir başarı ile 4,7 oya ulaşan AfD (Almanya için Alternatif) . Meclise girseler de Sol Parti % 3.3, Yeşiller ise % 2,3 oranında geriledi. Kuşkusuz en vahim sonucu Liberaller/Hür Demokratlar aldı. Bir önceki seçimdeki % 14,6’dan % 9,8’ini kaybeden ve sadece % 4,8 oy alan FDP, sadece seçimi değil, ilk kez Bundestag’ı da kaybetti. Almanya siyasetinin geleneksel olarak küçük koalisyon ortağı olan ve CDU/CSU ya da SPD ile koalisyonlar yapan liberallerin bu düşüşünde, CDU/CSU’nun seçim desteklerinin olmaması önemli ölçüde rol oynadı.
En belirgin sürpriz

Ama Almanya’da bu seçimlerde en belirgin sürprizi Almanya için Alternatif (AfD) gerçekleştirdi. AB konusunda son derece eleştirel olan ve temel olarak EURO’dan çıkıp Alman Markına (DM) dönüşü sloganlaştıran AfD aynı zamanda milliyetçi-muhafazakar, göçmen karşıtı radikal bir söyleme sahip. Avrupa’da son yıllarda sıklıkla örneklerini görülen ve tarafımdan “Butik Partileşme” olarak nitelendirilen bu siyasi gelişmenin son versiyonu olan AfD’nin sadece 7 ay önce kurulduğunu unutmamak gerekiyor. AfD aslında, AB politikası hariç, diğer politikalarında önemli ölçüde benzerlik bulunan geleneksel olarak CDU/CSU seçmenine yöneldi. Buradan hareketle AfD devreye girmeseydi, Merkel’in liderliğindeki CDU/CSU’nun % 45’in üzerine çıkma ve böylece de kolaylıkla tek parti iktidarını gerçekleştirme ihtimalinin de epeyce yüksek düzeyde olduğu söylenebilir.
Avrupa’da siyasetten uzaklaşma ve seçimlere ilgi göstermeme konusunda ciddi bir eğilim gözleniyor. Son Alman seçimleri bu konuda umut ışığı olsa da bu eğilimin devam edeceği beklenebilir. Bu ilgisizlik aslında genel sorunların büyük ölçüde çözülmüş olması ve siyasal partiler arasında politik ayrımların da oldukça azalmasından kaynaklanıyor. İşte tam bu noktada daha spesifik konulara ilgi gösteren ve ülkenin eğitim, ekonomi , dış politika, güvenlik, çevre, eğitim gibi bütün politikalarına “bütüncül” reçete sunmak yerine özel bir alana temas eden partilerin hem de teknolojinin de verdiği imkanlar kolayca kurulduğu ve geliştiği gözlenebiliyor. Aslında bunun başlangıcı 68’lerde başlayan 70’lerde olgunlaşan ve 80’li yıllarda aktif siyasette yer alan Yeşiller oldular. Ama sonrasında pek çok “butik parti” siyaset sahnesinde yer aldı. AfD EURO konusuna odaklandı. Almanya’nın son yıllarına damgasını vuran Korsanlar (Piraten) da bu tür partilerden ve çok önemli ölçüde internet özgürlükleri ve kullanımı konusuna yoğunlaşmış durumdalar. Çoğunlukla gençlerin ve protest oyların adresi haline gelen bu partilerin ülkenin genel politikaları konusunda söylem geliştirmesi de beklenmiyor. Bunların ömürleri çok uzun olmayabiliyor ama genel siyasi dengeleri aldıkları oylarla diğer yerleşik partiler aleyhine değiştirebiliyorlar. Örneğin 2009’da % 2, bu seçimde ise % 2,2 oy alan Korsanlar’ın büyük ölçüde Yeşil seçmen tabanına hitap ettiği ve oradan oy “çaldığı” söylenebilir. Batı demokrasileri bu tür yeni bir siyasi gelişime doğru yol alıyor. AfD ve Korsanlar bir sonraki seçimde ne yapar bilinmez ama AfD’nin 2 milyonun üzerinde, Korsanların ise 1 milyona varan oy almaları, yılların Liberallerinin ise AfD’nin gerisinde kalmaları artık bütün siyasi hesaplarda dikkate alınmak durumunda.
Şimdi ne olacak: Merkel ile koalisyon yapanı kendi cezalandırıyor!
Merkel bütün zamanların en güçlü Avrupa’lı politikacılarından birisi olarak tescillendi. Güven ve gurur içindeki Merkel’in gönlünde, vergiler konusundaki anlaşmazlık dışında genelde hemen her konuda uzlaşabileceği SPD’nin olduğu açık. Ama SPD, 2005 büyük koalisyonundan büyük zararla çıktı. Şimdi de böyle olma ihtimali daha da yüksek çünkü Merkel çok güçlendi ve pazarlıklarda eli çok daha güçlü. Merkel ile koalisyon yapan önce SPD’nin ardından FDP’nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Gorbaçov’u gibi, kimi “öpse”, deviriyor! Merkel ile koalisyon yapan, kendi seçmeni gözünde kaybediyor, iktidarda olmak için iktidardalar imajı veriyor. Onun için bu sefer bütün partiler daha dikkatli olacak ve daha çok pazarlık yapmaya çalışacak görünüyor. Aslında bu zafere rağmen hala teorik olarak Merkel’in şansölyeliği kaybetmesi mümkün. SPD, Yeşiller ve Sol Parti uzlaşabilirlerse koalisyon yapabilirler. Siyasetin kapısı her zaman açık olsa da Almanya’da bu konuda genelde bir ilkelilik olduğu, bu çerçevede de özellikle SPD’nin –seçim sürecinde çok net ifade ettikleri gibi- Sol Parti ile koalisyona yanaşmayacağı bekleniyor. Zira bu tür bir koalisyon sadece CDU/CSU karşıtı bir iktidar olacak ve pek çok konuda uyumsuzluk yaşanacak, bu da bütün iktidar partilerin yıpranmasına yol açacaktır. Dolayısı ile CDU/CSU’nun muhtemelen Yeşiller ile koalisyon yapma ihtimali şu aşamada yüksek görünüyor.
Gelelim Türkiye kökenlilere. 11 Türkiye kökenli Bundestag’a girdi. Bunun en güzel tarafı sayının artmasından daha çok artık bütün partilerde Türkiye kökenlilerin en üst düzeyde siyaset yapabilmeleridir. Almanya’da aktif politikada son derece yüksek gayret ve başarı dikkati çekerken, bu politikacılarla içinden geldikleri Türkiye kökenler arasındaki bağın çok güçlü olduğunu söylemek oldukça zor görünüyor. Almanya’da 700 bin civarında Türkiye kökenli seçmen bulunsa da, bu seçmenlerin sandığa gitme oranları konusunda ciddi sorunlar yaşandığı biliniyor. Son seçimlerle ilgili olarak da Türkiye kökenlilerin seçime katılımının son derece alt seviyelerde kaldığını iddia etmek mümkündür. Bundan Alman partilerinin Türkiye kökenlileri kucaklayamamasından, Alman devletine duyulan güvensizlikten kaynaklanan sorunlar kadar; bu kitlenin Almanya siyasetinden çok daha fazla Türkiye siyasetine ilgi duymalarının ve bir de hem Almanya’daki çıkarlarını hem de ilgili partinin Türkiye politikasını aynı anda destekleyebilecekleri partilerin olmaması da etkili olmaktadır.
Seçimler, Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkilerinde çok fazla iyimserlik imkanı tanımıyor. Eğer SPD koalisyon ortağı olursa, bu Türkiye için daha uygun politikalar belirlenmesinde etkili olabilir. Ama olası bir CDU/CSU-Yeşiller koalisyonunun Türkiye politikası neredeyse mutlak biçimde Merkel politikaları biçiminde şekillenecektir gibi görünüyor. Türkiye zor bir döneme hazır olmalı.

http://www.radikal.com.tr/yorum/merkelin_tuketen_opucugu_ve_butik_partiler-1152203

Kimin, Neyin Seçimi?

Alman genel seçimleri üç yönü ile Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor: Almanya’da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli, ikili ilişkiler ve Türkiye-AB ilişkileri.

Almanya seçimleri ülke içerisinde çok heyecan yaratmış görünmese de dışarıdan daha büyük bir ilgiyle izleniyor. Temel neden, Şansölye Merkel liderliğindeki Almanya’nın AB içinde neredeyse mutlak söz sahibi olma konumuna gelmiş olması. Bunda Merkel mi başarılıydı, yoksa karşısında onunla yarışabilecek başka Avrupalı lider mi yoktu gibi sorular sorulabilir. Ama neticede bir gerçek var: Özellikle mali krizin kasıp kavurduğu Avrupa ’nın adeta tek güvenli limanı Almanya oldu. Hatta İngilizler, “Avrupa’nın iki merkezi var, biri Berlin, diğeri ise AB Merkez Bankası’nın bulunduğu Frankfurt” sözleri ile hem durumu hem de endişelerini özetliyorlar. Bu seçimlerde, göçmen politikaları ve Türkiye -AB ilişkileri öne çıkmasa da bizi de üç yönü ile çok yakından ilgilendiriyor: Almanya’da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli, ikili ilişkiler, Türkiye-AB ilişkileri.
Asıl merak edilen ise başta Liberaller (FDP) olmak üzere yüzde 5’lik barajı kimlerin geçip geçemeyeceği konusu. Zira mevcut hristiyan Demokrat-Liberal (CDU-CSU/FDP) koalisyon, 2009’daki son seçimde tarihi çıkışla yüzde 14.6 oy alan FDP’nin inanılmaz eriyişinden dolayı ciddi sorun yaşıyor. Ayrıca FDP, koalisyonların küçük ortağı rolünde artık yalnız değil. Özellikle 90’lardan beri Yeşiller de bu vasfa kavuştu. FDP’nin yüzde 5’in altında kalması halinde Merkel’in ideal koalisyon formülü ortadan kalkacak.

Farklı koalisyon alternatiflerinin hepsi masada

Bu da Sosyal Demokratlar’ın Yeşiller ile koalisyonuna yol açabilir. Yüzde 8 oy alması beklenen Sol Parti’nin de ya koalisyona fiilen katılıp ya da dışarıdan destekleyerek denkleme yerleşeceği söylenebilir. Sonuçta Almanya, tarihinde hiç yaşamadığı farklı koalisyon alternatiflerinin hepsinin masada olduğu bir seçime gidiyor.
Almanya’daki seçim sistemi, hem katılım hem de sonuçlara ciddi bir biçimde etki ediyor. Özel bazı durumlarda sayı artsa da Almanya’da 16 eyalette 299 seçim bölgesinde 620 milletvekili seçiliyor. Seçimde iki sistem var. Her seçmen iki oy kullanıp tercihini adaydan ve partiden yana kullanabiliyor. ‘Birinci oy’ denilen oy, seçmenin yaşadığı dar bölgede tek bir aday için kullanılıyor. 299 vekil buradan seçiliyor. ‘İkinci oy’ olan parti oyu ise eyalet listelerine veriliyor. Meclise hangi partiden kaç vekil gireceği de ‘ikinci oy’la belirleniyor. Ancak bu durumda da doğrudan seçilmiş milletvekilliği bir hak olarak asıl paylaşımdan ayrılıyor. Böylece milletvekilliği sayısı, çok oy alan ve aynı zamanda doğrudan seçimi kazanmış parti lehine (Übergangmandate) hesaplanıyor. Bu anlamda bir kişi seçimde iki ayrı partiye de oy verebiliyor.
Almanya’da bugüne kadar sadece bir kez tek parti iktidarı yaşandı. Sistem neredeyse tamamen koalisyonlar üzerine bina ediliyor. Seçimlerde de partiler önceden olası koalisyon ortakları ile birlikte çalışıyor ve hatta seçmenlerine ‘ikinci oylar şu partiye’ çağrısı yapıyorlar. Bu seçimlerde ise CDU seçmenlerine 2. oylarını FDP’ye verme çağrısı yapmadı. Hatta eski Şansölye Helmut Kohl “İki oy da CDU’ya” açıklaması yaptı. Bu, CDU’nun FDP’den umudu kestiği ve oylarını maksimuma çıkarıp olası koalisyonlar için pazarlık şansını arttırma çabası olarak okunabilir.
Seçimde 61.8 milyon seçmen var. Yüzde 9, yani 5.8 milyon seçmen göçmen kökenli vatandaş. Vatandaşlığına geçmiş ve oy verme hakkı olan Türkiye kökenli seçmen sayısının 700 bin civarında olduğu sanılıyor. Aslında yabancılar içinde Türkler’in oranı yüzde 25 civarında olsa da Alman vatandaşı olmalarının T.C vatandaşlığını bırakmaları şartına bağlanması, pek çok Türkün vatandaşlık almasına engel oluyor. Bu da doğal olarak siyasi katılımı imkânsız kılıyor. Ayrıca Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının katılım oranının yüzde 10-30 arasında olması da acı bir gerçek.
22 Eylül seçimleri pek çok bakımdan Türkiye kökenliler için özel bir anlam taşıyor. Ancak tüm kampanyalara karşın Türkiye kökenlileri sandığa çekecek motivasyon unsurlarının, özellikle bu seçimde azaldığını söylemek abartılı olmayacaktır. Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir:

Türklerin geleneksel olarak

oy verdikleri partilerde ciddi sorunlar dikkat çekiyor. Sosyal Demokratlar, 2000’deki vatandaşlık yasası ile büyük hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığı,
SPD’li Thilo Sarrazin’in ortaya koyduğu Türk-Müslüman karşıtı söylemle daha da büyüdü.
Yeşiller son dönemde özellikle Türkiye kökenli Alevi siyasi aktörlerin partisine dönüştüğü izlenimi yarattı. Bu durum Alevi olmayan pek çok Türkiye kökenliyi partiden uzaklaştırdı.
Gezi olayları konusunda Sosyal Demokrat ve özellikle de Yeşiller ile Sol Parti’nin ortaya koyduğuBaşbakan Erdoğan ’ı ve AK Parti ’yi hedef alan çok sert tavır, ülkesine duygusal bağlarla bağlı, özellikle yaşları 40’ın üzerinde olan ve son dönem Türkiye’deki gelişmelerden gurur duyan pek çok Türkiye kökenliyi kırmış görünmekte.
Türk hükümetinin Gezi olayları sonrasında Almanya’da seçime katılma çağrısı yapsa da parti göstermekte zorlanması bazı Türk asıllı seçmenler için tereddüt yarattı.
Neo-Nazilerce öldürülen Türkler skandalı ve yargı sürecinde yaşananlar, Türkiye kökenlilerin Alman devleti ve siyasetine ciddi güven kaybı içine girmesine yol açtı. Bu süreçte iktidarda olan ve normalde de Türk kökenlilerin çok ilgi göstermediği CDU ve FDP’den daha da uzaklaşıldığını söylemek abartılı bir tahmin olmaz.
Genel olarak “Oyumun kıymeti ve Almanya’daki politikalara etkisi olmayacak” umutsuzluğu ve algısı da oldukça yaygın.
AB-Türkiye ilişkileri gibi seçmende heyecan yaratacak konular da bu seçimde mevcut değil. Alman siyasetçilerin Türkler ve Türkiye konusuna bilinçli ya da kendiliğinden ilgisizliği seçmen heyecanını törpülüyor.
Türkiye kökenlilerin son anketlere göre daha fazla ilgi gösterdiği Müslüman göçmenlerin partisi BIG’in de oldukça sınırlı bir kitleye hitap ettiği söylenebilir.
Türk kökenlilerin hepsinin Türkiye ve Türkler bağlamında oy kullandığını söylemek doğru olmaz. Özellikle genç kuşaklarda, herhangi bir Alman gibi, seçimde ekonomik, sosyal ve siyasi nedenlerle tavır alacak çok sayıda Türkiye kökenlinin olacağı da açık. Ancak yine de yukarıda sayılan nedenlerle oy hakkına sahip olan 700 bin seçmen civarındaki son derece önemli siyasi gücün, bu seçimlerde de sandığa gitmekte yeterince ilgili olacağını beklemek aşırı iyimserlik olur.
Sonuçta bu seçimin Türk kökenlilere çok umut vermeyeceği tahmininde bulunmak abartılı olmaz. Hem sivil toplum örgütlenmesinde hem de diyasporalaşma sürecinde daha işin çok başında olduğumuz gerçeği ile bir kez daha yüzleşmek zorunda kalacağımız açıktır.

http://www.radikal.com.tr/dunya/kimin_neyin_secimi-1151930