Şangay Şangay Olalı!

Hiç kuşku yok ki 26 Nisan 1996’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin öncülüğünde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımı ile temelleri atılan ve 2001’de Özbekistan’ın katılımı ile 6 üyeli bir yapıya dönüşen “Şangay İşbirliği Örgütü” (ŞİÖ) Başbakan Erdoğan’ın son iki haftada dile getirdiği görüşleri ile olağanüstü bir tanıtım imkanına kavuştu. Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) dünyanın en iyi tanıtım ajansı ile çalışsa, bu kadar başarılı olamazdı. Hani “Şangay Şangay olalı böyle tanıtım görmedi!” denilse, yanlış olmaz.  Örgütün –yaptığımız bunca tartışmanın ağırlığına çok da uygun düşmese de- web sitesi de (http://www.sectsco.org/) bundan nasibini aldı. Tanıtım, Türkiye’nin son on yılda ortaya koyduğu olağanüstü performansın mimarı Başbakan Erdoğan’dan gelince, inandırıcılık ve etki de büyük oldu. Şangay’ı küçümsemek gibi algılanmasın ama Başbakanın sözleri Şangay’a hayat öpücüğü gibi oldu.

Aslında Erdoğan’ın asıl amacı AB’nin Türkiye politikasını eleştirmekti. Ama bu vesile ile Şangay’dan söz etmesi fazlasıyla yeterli oldu. Buyurun son haftadan birkaç örnek: Alman Tagesspiegel: “Brüksel Yerine Şangay: Erdoğan, Şangay Beşlisi olarak adlandırılan oluşuma ilgi göstermeye başladı” (30.1.2013), Washington Post:  Trading Europe for the Shanghai Five: Turkey dissembles over joining the EU (6.2.2013); Alman Berliner Umschau internet gazetesi: “Türkiye Şanghay Örgütüne mi Katılıyor? Erdoğan’ın Flörtü Bir Değişim Seçeneğine İşaret Ediyor” (5.2.2013); ABD’deki Nation gazetesi: “Çin İle Türkiye Yeni Bir İpek Yolu Vasıtasıyla Daha Yakın Çalışabilir Mi?” (1.2.2013), Avusturya’da Die Presse: “Ab’ye Sırt Çevirmek Mi? Erdoğan Bu Konuyu Düşünüyor” (31.1.2013); İtalyan haber ajansı ANSAmed:  “Erdoğan’dan AB’ye Uyarı: 50 Yıldan Beri Beklemekten Yorulduk” (4.2.2013),  İran’ın İrna Haber ajansı: “Erdoğan: Türkiye Sonsuza Kadar AB’ye Üye Olmayı Bekleyemez” (4.2.2013); Yunan Newpost.gr internet gazetesi: Erdoğan, Türkiye’nin AB Dışındaki Alternatifleri Araştırdığını Bildirdi (4.2.2013)…. Hatta ünlü internet ansiklopedisi Wikipedia’ya girdiğinizde ŞİÖ bölümünde aynen şöyle bir ifade ile karşılaşıyorsunuz: “Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan has publicly stated that he has discussed the possibility of abandoning Turkey’sEuropean Union membership candidacy in return for full membership in the Shanghai Cooperation Organisation.”(http://en.wikipedia.org/wiki/Shanghai_Cooperation_Organisation)

Gelelim konuya: Başbakan, Kanal24’deki programda AB’nin Türkiye politikasını eleştirirken, aynen şu cümleyi kullanmıştı: “İster istemez 75 milyonun başbakanı olarak başka arayışlar içine de giriyorsunuz. Onun için geçenlerde ben Sayın Putin’ e onu söyledim, “bizi Şangay beşlisi içine alın, madem neden AB’ ye yakın duruyorsunuz, diyorsunuz, alın bizi Şangay Beşlisine bizde Avrupa Birliğine Allahaısmarladık diyelim, ayrılalım oradan” dedim.

”Şangay Beşlisi’ne gelin denilse, Türkiye gider mi gerçekten?” sorusuna Erdoğan, “Şangay Beşlisi çok daha güçlü çok daha iyi. Hem Pakistan istiyor, Hindistan istiyor onların da talebi var. Hem  ortak değerlerimizin olduğu ülkelerle bir arada olma şansını da yakalarız.” Cevabını vermişti. Bu konu çok büyük bir tartışma yaratıp, sürekli olarak Başbakana sorulunca, Başbakan AB ile ŞİÖ biri birinin alternatifi değil, biz AB üyeliği hedefimizden vazgeçmedik” demişti.

1950’lerin başlarında yapılanmaya başlayan, 1957’de Roma Anlaşması ile AET olarak kurulan, sonraki dönemde önce AT ardından da AB’ye dönüşen birlik ile Türkiye arasındaki ilişkiler 1959’da “ortak üyelik” başvurumuz ile başladı. Aradan geçen 50 yılda, her iki tarafta da çok önemli politika değişiklikler yaşandı. Ama “50 yıldır bizi oyalıyorlar” demek, ne kadar doğru bir tespittir, tartışmak gerekir. Türkiye’nin AET-AT-AB süreci, Türk siyasi hayatının kesintileri ile yakından irtibatlı olmuştur. Daha en başta, Yunanistan’ın başvurusu ile harekete geçen Türkiye’nin 1959’daki “ortaklık” başvurusundan 9-10 ay sonra  27 Mayıs 1960 Darbesi gerçekleşmiş, başvuruyu yapan Dışişleri bakanı idam edilmiş ve müzakereler ağır darbe yemiştir. 1963’de yapılan Ankara Anlaşması ise son derece zayıftır. Daha da önemlisi, 2000’li yıllara kadar AB projesine sıcak bakan neredeyse sadece Adalet Partisi olmuş, CHP 1963’de Ankara Anlaşmasını imzalayan parti olmasına rağmen, neredeyse her seferinde sol ve ulusalcı söylemin etkisiyle AB konusunda mütereddit kalmıştır. MSP ve devamındaki partiler, İşçi Partisi ve MHP ise net biçimde AB projesine karşı çıkmıştır. 1980’de MSP’nin CHP ile birlikte AB’ye üyelik başvurusunda bulunma hazırlığında olan AP Hükümetinin Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen’i düşürmesi, ittifakı net biçimde ortaya koymaktadır.

AB’nin Türkiye’nin ciddi bir biçimde gündeme gelmesi T.Özal ile birlikte gerçekleşmiştir. Türkiye’yi siyaseten ve ekonomik bakımdan dışa açmaya çalışan ANAP lideri Özal’ın 1987’de AT’ye tam üyelik başvurusu önemli bir kırılma noktasıdır. Yapılan başvuruya AB Komisyonu 2 yıl süren bir çalışmanın ardından verdiği “Türkiye’nin AB üyelik hakkı vardır ancak şu an Türkiye de AB de üyelik için uygun değildir“ görüşü (Avis) geldiği günlerde dünya yeniden kuruluyordu ve artık Berlin Duvarı yıkılmıştı. Bu dönemde Türkiye bambaşka bir yöne kaymış, ABD’nin verdiği cesaret ve destekle kardeş ve dindaş alanlara açılmaya gayret etmişti. AB yine hemen unutulmuştu. Ama bu da kısa sürede tükendi. Ardından 1993’de Kopenhag Kriterleri standardı getirilip aday adayı ülkeler sınıflandırılmaya başlandığında Türkiye her şeye sıfırdan başlamış gibi oldu. AB’ye göre Türkiye’nin ne Ankara Anlaşmasından ne de önceki başvurudan kaynaklanan mükteseb bir hakkı yoktu. Tek mükteseb hak 1973’de yürürlüğe giren ve 22 yılda gerçekleşmesi planlanan Gümrük Birliği idi, onun 1995’de gerçekleşmesi de zaten planlanmıştı, öyle de gerçekleşti. Türkiye’nin gündemine AB belki de ilk kez hem iç hem de bir dış politika konusu olarak GB sürecinde girdi. Bu süreç aynı zamanda Türkiye’de demokratikleşme, insan hakları, hukuk devleti, serbest piyasa ekonomisi için mücadele verenlere de güç verdi. Ama unutmayalım ki, bugünkü iktidara yakın siyasi oluşumlar, o dönemde de AB için hiç de olumlu ve destekleyici bir tavır içinde değillerdi.

AB’nin Türkiye konusunda çok sefer çifte standart uyguladığı, daha da önemlisi, pek çok ülkenin demokrasisi ve ekonomisi için gerçekleştirdiği koruyucu ve cesaretlendirici genişleme politikasını Türkiye’den esirgediği ve Türkiye’yi engellemek için de çoğunlukla Yunanistan ile yaşanan sorunları kullandığı söylenebilir. Ama Türkiye’nin 1959’dan bu yana kararlı, tutarlı ve istekli bir AB politikası olduğu da asla söylenemez. Bu politika 1987’de Özal’ın başvurusu, 1994-1995 Gümrük Birliği süreci ve 1998-99 adaylık sürecinde biraz canlansa da samimi kararlı bir dönem ancak 2001 sonrasında –yani Şangay’ın kurulduğu tarihte!- gerçekleşti. Dönemin askeri vesayetinden bıkan ve çözümü AB’de gören politikacıların başlattığı reform ve yakınlaşma süreci her alanda sabote edilmeye çalışıldı, AB, bizzat devletin vesayet kurumlarınca  Türkiye’yi parçalayacak bir güç olarak lanse edildi,  ardından AK Parti ile bambaşka bir görüntü aldı. Başta Kıbrıs sorunu olmak üzere pek çok konuda olağanüstü cesur ve kararlı adımlar atan AK Parti, iç reform sürecini ve kendisine yönelik devletçi muhalefeti de AB politikalarının verdiği büyük güçle aşabildiğini gördü. AK Parti’nin 3 yıllık çabası, 3 Ekim 2005’de Türkiye’nin AB ile müzakere yürüten bir ülke olmasını sağladı. Bunun anlamı asla küçümsenemez. Aslında gerçek “oyalama” sürecinin de bu dönemde başladığını söylemek gerekiyor. Burada Kıbrıs ciddi bir biçimde kullanıldı, Sarkozy-Merkel ikilisinin Türkiye karşıtlığı süreci kilitledi. Daha da önemlisi AB için hiçbir diğer ülke ile karşılaştırılamayacak kadar olağanüstü önemli bir karar olan Türkiye’nin üyeliği konusunda net bir strateji geliştirilemedi. Almanya ve Fransa ikilisinin Türkiye’yi kaybetmeyelim ama karar mekanizmasına da almayalım düşüncesi “ayrıcalıklı ortaklık” gibi abuk önerileri ortaya çıkardı ama hiçbirisi bir AB politikası olamadı. Bugün bile AB Komisyonu ve AB Parlamentosu’nun Türkiye politikası son derece olumluyken, Konsey aşılamamaktadır. Çünkü AB içinde ciddi bir vizyon ve liderlik sorunu yaşanıyor. Bunun üzerine bir de mali kriz gelince, şu an hiçbir Avrupalı siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğinden söz etmesi imkanı kalmıyor. Bir önemli husus da şu: R.T.Erdoğan liderliğindeki Türkiye, AB içinde hayranlıkla korku arasında gidip gelen bir his yaratıyor. Yani bir de “Tayyipfobi” sorunu çıktı. Her alanda kendine güvenen ve “one minute” diyebilen bir Türkiye’nin AB’yi istediği şekilde yönlendirebileceği endişesi büyümektedir. Üstelik Türkiye’nin kendi iç sorunlarını çözse bile çevresindeki sorun kuşağı bir başka tereddüt yaratmaktadır. AB bugün Suriye’den kaçanları kucaklayanın kendisi değil, Türkiye olmasından memnundur mesela. Bütün bunlar Türkiye kararının daha da zorlaştırıyor. Başbakan Erdoğan’ın yüklendiği AB içinde Türkiye konusunda inisiyatif alacak neredeyse hiçbir lider görünmüyor. Yakın zamanda da, özellikle AB’nin yapısı değişmedikçe de görünmeyecek. Bu durumda AB’ye tepkinin yakın bir getirisi olması zor görünüyor.

Gelelim ŞİÖ’ye. Asya-Pasifik’in yükselişi bir vakıa.  ŞİÖ dünyanın özellikle Soğuk Savaş sonrasında kurulan pek çok bölgesel örgütünden birisi. Temel amaç bölgeden ABD’yi çıkarmak, bu anlamda da askeri özelliği oldukça ön planda. Hatta askeri olarak NATO’ya karşı bir örgüt amacı da var. Ortak tatbikatlarla bunu geliştirmeye çalışıyorlar. Böyle olduğu için NATO’dan Türkiye’ye ince uyarılar gönderilmeye başlandı. ŞİÖ’nün 6 üyesinin en güçlü olduğu husus geniş coğrafya, yeraltı kaynakları ve 1,5 milyar nüfus. Yani verili hususlar gayet güçlü. Ama askeri-güvenlik boyutunun yanı sıra ekonomik hedefler de var. Burada –AB modelinde- serbest ticaret alanı yaratmaya çalışıyorlar. Ama siyasi kaygıları neredeyse hiç yok. Demokrasi, insan hakları, sivil toplum vb kavramlar neredeyse literatüre girmiyor, hatta tedirginlik yaratıyor. Bütün üye ülkeler otoriteryan rejimlere sahipler. Temel ve ortak düşmanlardan birisi de “islami terörizm”!

Duygusal yakınlık uluslararası işbirliklerini kuşkusuz kolaylaştırır ama yetmez. Yetseydi 90’larda Orta Asya ve Kafkaslarda başka bir yerde olurduk zaten. Ya da bugün Gürcistan ve Azerbaycan ile ilişkilerimiz, din, ırk yakınlaşmasının işbirliklerinde ne yönde roller oynayabildiğini bize gösterebilir. Bütün bunlar Türkiye’nin son yıllarda dış politika alanını genişletmesi ve çoğulculaştırmasına bir eleştiri değil. Türkiye bu konuda son derece doğru bir şey yapıyor ve dünyadaki bütün uluslararası örgütlerde yer almaya çalışıyor. Ama  buradaki sorun AB ile ŞİÖ isimlerinin aynı cümlede geçiyor olması. Sayın Başbakan da, bunu Putin’e zaten şaka yoluyla söylediğini, ikisinin biribirinin alternatifi olmadığını ifade etmişti.

Osmanlıdan bu yana devam eden bir süreçle Türkiye kendisini Avrupa modelinde modernleştirmeye çalışıyor. Bütün eksiklik ve yanlışlıklara rağmen bu hususta olağanüstü bir yol da almış bulunuyoruz. Türkiye en iddialı Batılı kurumların üyesi. Tek olmadığı yer ise AB yönetim mekanizması. Üstelik Türkiye “natural born European”  bir ülke de değil. Ama kendi Avrupalılığını kendi kararlılığı ve isteği ile yerine getirmeye çalışan bu anlamda “kazanılmış bir Avrupalılık” yaratan ülke. Hiçbir ülke yoktur ki Trkiye kadar kendini Avrupalılaştırmak için bu kadar çaba sarf etsin ve bunu toplum için de benimsesin. Bütün bunlar Avrupa ile “aşk-nefret” ilişkimizi çok karmaşık hale getiriyor. FİFA’nin Avrupa grubundayız, buna rağmen maçlarda bile “Avrupa Avrupa duy sesimizi” diye bağırmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Ve en önemlisi bugün yükselen bir Türkiye varsa bunda AB sürecinin iç ve dıştaki etkisini görmemezlikten gelmeye de hakkımız yok. Üyelik konusunun yarattığı haklı tepki, kazanımları örtemez. “Avrupalılık” bizim kendi hedefimiz, Avrupalıların bize dayadığı bir şey değil. Bu çerçevede AB’den vazgeçsek de Avrupalılıktan vazgeçmek çok kolay hatta mümkün değil.

Belki de en önemli soru şu: 30-40-50 sene sonraki Türkiye’nin daha demokratik, daha güvenli, daha müreffeh, daha istikrarlı ve daha barış içinde olması için küreselleşme ve bölgeselleşme eğilimleri dikkate alındığında en rasyonel tercih hangisi olur? Bağımsız Türkiye mi, İslam ülkeleri ile işbirliği mi, Türki cumhuriyetler mi, ABD-İsrail mi yoksa AB mi? Yeter ki biraz mantık temeli olsun, buna verilen her türlü cevap meşrudur.

http://mekam.org/mekam/sangay-sangay-olali

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s