Avrupa’daki eşcinsel hakları çokkültürlülüğe model olur mu?

Almanya ’da 1961 Anlaşması ile başlayan büyük göç serüveni, tam 50 yılını doldurdu. Almanya ile başlayan süreç diğer ülkelere de yansıdı ve şu an üç milyonu Almanya’da olmak üzere, 5 milyon Avrupa Türkü’nden söz ediyoruz. Bunların çok önemli bir bölümü, yaşadıkları ülke vatandaşlığına geçtiler. Türklerin ‘acı vatanı’ Almanya’daki uyumu konusunda yapılan tartışmalar, özellikle Türklerin kalıcı olması ve kendi içlerinden yeni bir sınıf yaratmalarıyla birlikte başladı. Meşhur “İşçi istemiştik, Türkler insan gönderdi!” sözüne yansıyan dram ve ne Türkiye ne de Almanya’nın geleceği öngörememeleri ve süreci kontrol edememelerine rağmen yarım asırlık geçmiş, genelde olumlu bir tabloyu ortaya koyuyor. Bütün sorun, ihmal ve eksikliklere rağmen son derece farklı mentalitelere sahip iki toplumun Almanya’da buluşması, ciddi sorunlar üretmeden birlikte yaşamaları, hem Türklerin hem de Almanların bir başarısı… Türkler için Almanya, ‘acı’ da olsa bir vatan!

Batı toplumunda alt kültür
1989’da Soğuk Savaş’ın simgesi olan Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan yeni dönem, Türklerin Almanya’daki varlığının özellikle yeni bir kültüralist milliyetçiliği ön plana çıkaran muhafazakâr-popülist politikacılar için ciddi bir sömürü konusu oldu. Türklerin uyumsuz oldukları, gitmeleri gerektiği, zaten işsizlik ve Almanya’daki pek çok sosyal sorunun temelinde yatan asıl unsur oldukları vb. pek çok söylem gündeme geldi. Oysa Soğuk Savaş sonrası dönem, ‘çok kültürlülüğün’ en önemli değer olarak ortaya çıktığı bir dönemdi. Avrupa’nın genelinde bütün alt kültürel kimliklere sonuna kadar kucak açan ve çeşitliliği, çoğulculuğu en önemli değerler olarak kabul eden yaklaşım heyecan vericiydi, fakat muhafazakâr-popülist politikacılar için Huntington’ı haklı çıkarma yarışı varmışcasına bunun ciddi bir sınırı olduğu vurgusu da yapılıyordu. O sınırın adı önce ‘medeniyetler çatışması’, 1990’ların ikinci yarısında önce ‘Leitkultur’ (öncü kültür) kavramıyla çizilmeye çalışıldı. Leitkultur, son derece önemli bir kavram olarak üretildi. Bir ülkenin öncü/temel bir kültürü olduğu ve buna dışarıdan katılanların (yani göçmenlerin) uyması hatta tabi olması gerektiği, aksi halde toplumsal huzurun sağlanamayacağını ileri süren bu görüşü dile getirenler için, özellikle Müslüman göçmenlerle ‘çözümü çok zor’ sorunlar vardı. Bunlar bir türlü ‘entegre’ olmak istemiyordu. O zaman buradan hareketle iki çözüm kalıyordu; ya ülkelerine geri gideceklerdi ya da Leitkultur’e öylesine tabi olacaklardı ki uyum sorunu kalmayacaktı. Bu tartışmalar, 11 Eylül sonrasında daha da kontrolden çıkacaktı. Artık pek çok uzman, İslamofobi rüzgârıyla yelkenleri doldurup “Müslümanlar zaten uyumsuzdur, hatta her biri potansiyel teröristtir, tehdittir ve zaten asla demokratik olamazlardı” diye düşünüyordu. Avrupa’ya İslam ülkelerinden değil, daha kolay entegre olacak yerlerden insanlar getirilmeliydi. Bu konuda son noktalardan birini, Thilo Sarrazin’in ‘Almanya Kendini Tüketiyor’ adlı kitabı koyacaktı. Almanya’da tüm zamanların rekorunu kırarak 1,5 milyon adet satan kitap öz olarak şunu söylüyordu: Almanya batıyor, bunun temel nedeni de Müslüman göçmenler (yani Türkler). Hatta Sosyal Demokrat Parti üyesi olarak eyalet bakanlığı yapmış ve halen bu partinin üyesi olan Sarrazin’e göre, Müslüman göçmenler ‘genetik’ olarak da ‘özürlü’lerdi ve isteseler dahi Batı toplumuna ve Almanya’ya uyum sağlayamazlardı.
Kuşkusuz Almanya’da sadece muhafazakârlar, felaket tellalları ve popülistler yok… Almanya’yı mümkün olduğunca çoğulcu bir toplum haline getirmek isteyen ve bu anlamda Müslüman göçmenleri zenginlik olarak gören çok geniş bir çevre de bulunuyor. Çokkültürlülük aslında Batı toplumlarının büyük çabayla geliştirdikleri bir yaşam biçimi, bir sosyal model. Bütün eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen oldukça güçlü biçimde de yaşanıyor. Fakat buradaki sorun, Angela Merkel ve ona yakın pek çok muhafazakâr politikacının dediği gibi ‘çokkültürlülüğün iflası’ değil, çokkültürlülük içinde Müslümanlara nasıl bir yer verileceğinde ortaya çıkıyor. Yani kadın hakları, zenciler, Protestanlar, Katolikler, ateistler, alternatif yaşamcılar vb. pek çok alanda yaşanan bir çokkültürlülük var aslında. Ve esasen bu tablo içinde Müslümanlar olmasa, hiçbir Avrupalı politikacı da çokkültürlülüğün öldüğünü iddia etmeyecek; zira bu, çoğulculuğun, yani demokrasinin ve diğer bütün önemsenen değerlerin ölmesi anlamına gelir. Bu mümkün değil, Batı’nın yarattığı yaşam biçimi bakımından da büyük bir haksızlık. Kabul etmek gerekir ki Batı’da Müslümanlar konusundaki yaklaşım, onları oldukları gibi kabullenmede yaşanılan sorundan kaynaklanıyor. Yani ‘yeterince asimile edememek’ sorunundan kaynaklanıyor. Bu da çok zor. Hem çokkültürlü yaşam buna imkân vermez artık, hem bu insanlar artık kalıcı ve yaşadıkları toplumun her alanında yer alan asli unsurları, hem iletişim ve ulaşım kanalları kendi kültürel çevreleriyle yakın ilişkilerini besleyerek koruyor hem de çok küçük marjinal gruplar dışında başta Türkler olmak üzere Müslüman göçmenler de onların düşündükleri kadar ‘Müslüman’ değil artık. Her kimlik, kendi içinde çok daha çeşitli ve kozmopolit. Kendilerinden yaşadıkları topluma asimile olmaya hevesli olanlardan kendi değerlerinden asla vazgeçmeyecek olanlara kadar geniş bir yelpazede ciddi bir çeşitlilik var.
Bu anlamda aslında oldukça provokatif ve hatta absürd gelse de ‘eşcinsel model’ üzerinden bir uzlaşıya varılabilir. Batı toplumlarının eşcinsellik konusunda son 50 yılda ortaya koyduğu çaba, son derece dikkat çekici ve örnek teşkil edebilir. Almanya’da eşcinseller için son derece anlamlı olan bir sayı vardır: 175. Bu, 1871’de çıkan Alman Ceza Yasası’nın eşcinselliği suç olarak kabul ederek hapisle cezalandırmayı öngören maddesi. Bugün inanmak zor ama bu yasa maddesi, verilecek cezanın ne olacağına ilişkin tali değişikliklere rağmen ‘eşcinselliği suç sayan’ haliyle 10 Mart 1994’e kadar yürürlükte kalmıştır. Almanya’da eşcinsellik, Nasyonal Sosyalizm döneminde idamla cezalandırılacak kadar büyük bir suçtur. Nazi rejimi sırasında toplama kamplarına yakalarına pembe bir üçgen işaretiyle getirilen ve öldürülen eşcinsel erkek sayısının 80-100 bin, eşcinsel kadın sayısınınsa 10-25 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Fakat yasa 1994’e kadar yürürlükte kalmasına rağmen, eşcinsellerin toplumsal ve yasal konumları son 50 yılda olağanüstü bir hızla geliştirildi. Eşcinseller artık evlenebiliyor, evlat edinebiliyor, vergi indirimlerinden tıpkı diğer evli çiftler gibi faydalanabiliyor. Fakat daha da önemlisi, olağanüstü bir toplumsal kabul de görüyorlar ve kendilerini ifade etmekten hiç çekinmiyorlar. 2001’den bu yana Berlin Senatosu (Belediye) Başkanı seçilen Klaus Wowereit daha ilk konuşmasında, “Bilmeyeniniz vardır belki, ben eşcinselim ve bu da çok güzel bir şey!” diyecek kadar rahattı. Yine Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle de eşcinsel kimliğini saklamayan, gezilerine ve resepsiyonlara erkek sevgilisiyle gitmekten çekinmeyen ünlü politikacılardandır. Bu konuda yüzlerce, binlerce örnek vermek mümkün. Hatta bu konuda güzel bir fıkra da var: Temel, 30 yıldır Almanya’da yaşıyor, 5 yıldır da Alman vatandaşı. Gidiyor polise “Benim vatandaşlığımı alın, ben ülkeme dönüyorum” diyor. Polis “Hayırdır ne oldu?” diyince Temel, “Homolar yüzünden” diyor. Polis şaşırıyor, “Ne oldu tacize mi uğradınız?” diye sorunca Temel şöyle diyor: “Yok, taciz maciz yok ama ben buraya 30 yıl önce geldim; homoluk yasaktı, 20 sene önce serbest bıraktılar, 10 sene önce evliliğe izin verdiler, geçen sene evlatlık ve vergi düzenlemeleri yapıldı. Bu zorunlu hale gelmeden ben gideyim!”

Eşcinsellik nerede duruyor?
İşte tam da bu noktada çokkültürlülük ve özellikle de ‘Leitkultur’ konusundaki tartışmalarda, “Eşcinsellik nerede duruyor?” diye sormak gerekiyor. Aslında ne Alman öncü kültürü içinde ne de eşcinselliği zinhar haram sayan Hıristiyanlıkta eşcinselliğe yer yok. Fakat bu sorun sayılmıyor, Müslüman göçmenin yaşamı sayılıyor. Peki Müslüman göçmenlerin çokkültürlülüğü ‘paralel toplum’ yaşamına dönüştürdüğü, onun için de toplumun genelinden koptuğu ve içine kapandığı iddiasını eşcinseller için düşünürsek ne diyeceğiz? Aslında eşcinseller, kelimenin tam anlamıyla paralel toplumlar yaratıyor ve kendi kafelerinde, barlarında, tatil beldelerinde kendi çevreleriyle yaşıyorlar. Bunun böyle olmasında da, toplumun genel yaşam biçimine ve yasal-idari düzenlemelere uyum sağlanıyorsa, hiçbir sorun yok. Yani çokkültürlülk, eşcinseller bağlamında da Avrupa’nın yaşanan bir gerçeği. Bu gerçekliği ‘uyumsuzluk’, ‘öncü kültüre aykırılık’ olarak gören de pek yok. Müslüman göçmenlerin yaşam alanlarına müdahale konusunda bu kadar hoyrat davranma hakkını kendisinde bulanlar ve onları tam kendileri gibi olmadıkça kabullenmeyen, söz konusu olan Müslümanlar olunca ‘çokkültürlülük çöktü’ diyenlerin tavrı makul biçimde izah edilemez. İşte buradan hareketle Müslüman göçmenler ve Türkler için ‘eşcinsel model’ talebi Avrupalıların en kolay anlayacağı ve çelişkilerini görebilecekleri bir model özelliği taşıyor. Alman yasaları, Türklere eşcinseller kadar alan yaratsa ve Alman toplumu eşcinsellerin hayatlarına gösterdikleri saygıyı Türklerin kendi yaşam alanları için de gösterse, farklılıkları bir dışlanma gerekçesi değil de çeşitlilik ve özel hayatın dokunulmazlığı gibi görse, sorun büyük ölçüde kendiliğinden çözülür. Daha fazlası değil, 50 yıllık oldukça başarılı bir geçmiş ve Alman toplumuna yapılan katkıların karşılığı olarak, Türklere eşcinsellere gösterilen hoşgörü gösterilsin, yeter!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s