Yeni ‘deprem’in Papandreu ve Erdoğan’a verdiği tarihî fırsat

Yunanistan bütün zamanların en derin ekonomik-mali krizlerinden birisini yaşıyor. Yunanistan’ın yaşadığı kriz aynı zamanda 1981’den beri üyesi olduğu Avrupa Birliği’nin de krizi. Acil çözüm bulunamazsa, sorunun yayılması ve AB’nin efsanevi karizmasının sarsılması ihtimali de çok güçlü.

Herkesin birbirini, en çok da müsriflik ve sahtekârlık ile Yunanlıları suçladığı bu süreç, son on yılda iç ve dış politik alanda çok ciddi bir değişim süreci yaşayan Türkiye tarafından da merakla, dikkatle ama aynı zamanda, daha önce pek de görülmeyecek bir olgunlukla takip ediliyor. Türkiye’nin özgüveninin verdiği pozitif enerji ve rollerdeki büyük değişim, daha radikal politikalar için de cesaret veriyor.

Komşumuzun yaşadığı bu sıkıntılı dönem, Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinde, tıpkı 50’li yıllarda AET’yi ortaya çıkaran model koşullar dikkate alındığında, sürdürülebilir kalkınma ve kalıcı bir barış için tarihî bir şansa da kapı aralıyor. Yıllar önce Fransa ile Almanya’nın gerçekleştirdiği ve sonra bütün Avrupa’ya yayılan ekonomik entegrasyon aracılığı ile karşılıklı bağımlılıklar yaratılması ve kaynakların refaha yönlendirilmesi temelindeki yakınlaşma, Akdeniz’in iki komşusu için hiç bu kadar yakın olmamıştı. Burada “fırsat avcılığından” değil, hem iki ülkeye, hem bölgeye, hem AB’ye, hem de Kıbrıs’a katkısı olacak gerçekçi bir paradigma değişikliğinden söz ediyoruz. Bunun için iki tarafta da gerekli olan “liderlik” bakımından da ideale yakın bir durum var.

Bugün Yunanlıları sokaklara döken büyük krizin dindirilmesi için Atina hükümetinin vergileri artıran, kamu çalışanlarının maaşlarını % 8 düşüren “kemer sıkma” paketi ile 4,8 milyar Euro’luk bir tasarruf hedeflenmiş. Oysa Yunanistan’ın temelde Türkiye’den duyulan tehdit algısına dayanan yıllık savunma harcamasının bu paketin hedeflediği rakamın 2-3 katına ulaştığını biliyoruz. Yunanistan ve Türkiye, OECD ülkeleri içinde en yüksek savunma harcaması yapan ülkeler. SIPRI ve NATO verilerine göre (örneğin 1999’da) Türkiye’nin milli geliri içinde savunma harcaması % 4,2 iken bu oran Yunanistan için % 4,8’dir. Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerdeki ciddi yumuşamaya rağmen, Yunanistan, 2000-2008 arasında toplam 75-80 milyar dolar; Türkiye ise 120-150 milyar dolar tutarında askerî harcama yapmış. Soğuk Savaş döneminin “tampon ülkesi” Türkiye, Batı’nın güvenliği için kendi demokrasisini bile heba etmek, bugüne kadar uzanan vesayet rejimine de uyum sağlamak zorunda bırakılmıştı. Türkiye’nin komşuları ve yine çoğu zaman “iç ve dış düşman” korkuları ile süslenen iktidar mücadelesinin de payı dikkate alındığında savunma harcamalarının yüksekliğini anlamak biraz daha kolaylaşıyor. Ama Yunanistan gibi neredeyse tek tehdit unsuru Türkiye olan, NATO ve AB üyesi 11,3 milyonluk bir ülkenin, konvansiyonel silahlara bu kadar para yatırmasının mantığını anlamak çok zor. Ama Yunanistan’ı anlamak, mali krizin doruklarda olduğu bugün bile zor: Mali krizden kurtulmak için 4,8 milyar Euro gibi bir kemer sıkma politikası izleyen Yunanistan’ın daha geçen ay içinde Fransa’dan kriz için destek istediği görüşmede, toplam bedeli 2,5 milyar Euro olan 6 adet firkateyn için anlaşmaya varmasının mantığını nasıl açıklayabiliriz ki!

Yunanistan’da da, Türkiye’de de deniz bitti. İki ülke arasında anlamsızlaşan ve artık sürdürülebilirliği mümkün olmayan düşmanlık ve tehdit temelli paradigmanın değişmesi için daha uygun bir zaman olabilir mi? İki taraftaki kamuoyu baskısını 1999’da depremin verdiği duygusal güç ile aşan politikacılar için, şimdi çok daha büyük bir “deprem” var. Yunanistan’ın içinde bulunduğu durum çok daha radikal önlemleri gerektiriyor. AB içinde Almanya-Fransa başta olmak üzere daha pek çok örnek şunu gösteriyor: Duygusal çekişmeler ve düşmanlıklar yerine işbirliği ve silaha harcanan paranın toplumun gerçek ihtiyaçlarına yönlendirilmesi barışın da en önemli garantisi olabiliyor. On yıl önce savaşın eşiğinden dönen Türkiye ve Suriye sınırlarını birbirine açar, ortak kabine toplantısı yaparken, dostluktan daha fazla çıkarlar rol oynadı. Almanlar Fransızları, Hollandalılar Almanları ne kadar “seviyorlarsa” Akdeniz’in iki komşu ülkesine de o kadar “sevgi”yi hatta daha fazlasını yaratmak zor değil. O halde iki taraf için anlamsızlaşan tehdit algıları ve milliyetçilik rüzgârları üzerine bina edilen maksimalist talepleri bir tarafa koyarak, “kapsamlı-ayrıcalıklı bir ilişki” kurulmalıdır. Bu çerçevede örneğin acilen şunlar yapılabilir/yapılmalıdır:

Türkiye ile Yunanistan acilen ortak bir Bakanlar Kurulu toplantısı yapmalı ve yılların kaynak israfını işbirliğine ortak kazanca dönüştürecek bütün alanlar masaya yatırılmalı. Ortak Bakanlar Kurulu 6 ayda bir dönüşümlü olarak Atina ve Ankara’da toplanmalı; başta ekonomik alanda olmak üzere iki tarafa da katkı sağlayacak pek çok somut alanda işbirliği zemini oluşturulmalı;

İki ülke Ege’deki askerî tatbikatlarını minimum düzeye çekmeli; “it dalaşı” ve benzeri gerilim yaratıcı, kaynak ve güven törpüleyici eylemler terk edilmeli, Ege Ordu Komutanlığı’nın statüsü Türkiye tarafından yeniden değerlendirilmelidir.

Türkiye-AB ile ilişkilerinde aktüel “takoz” olan Ankara Protokolü’nün uygulanmasındaki psikolojik eşik aşılmalı, limanlar ve havaalanlarındaki kısıtlama derhal kaldırılmalıdır. Bu, AB içinde Fransa ve Avusturya başta olmak üzere Türkiye karşıtlarını da yalnızlaştıracaktır;

Türkiye, vatandaşlarının Heybeliada Ruhban Okulu’nu derhal açmalıdır,

Türkiye, mali krizden çıkışa destek olmak üzere Yunanistan hükümetine uzman tecrübe paylaşımı sağlamalı ve hatta kredi desteği vermek için imkanlar araştırmalı;

Yunanistan’ın, Türkler için uyguladığı vizeyi yumuşatması ya da kaldırması çok önemli bir sempati ve işbirliği olanağı yaratabilir;

Yunanistan, Batı Trakya Türkleri konusundaki sorunlara duyarlılıkla yaklaşarak insan hakları ve inanç hürriyeti temelinde bir yaklaşımı benimsemeli;

Türk ve Yunan üniversiteleri arasında çok yoğun değişim programları başlatılabilir, ayrıca Ege’de bir adada ya da Efes’te Türk-Yunan Üniversitesi kurulmalı;

Türkiye, Kıbrıs’taki çözüme sembolik katkı sağlamak ve samimiyeti vurgulamak üzere ilk ortak Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında Ada’dan 1000 askerini çekebilir;

Türkiye’nin olası AB üyeliğinden en fazla katkı sağlayacak olan ülke Yunanistan’dır. Konuyu artık gereksiz bir düşmanlık ya da kıskançlık alanından çıkararak Yunanistan, Türkiye için AB konusunda açık ve aktif bir destek verebilir. Türkiye’yi AB’ye taşıyan bir Yunanistan, AB içinde de prestij ve güç kazanacaktır;

Türkiye’nin AB üyeliği konusunda en büyük sorun olan Kıbrıs konusunda gerçekçi bir çözüm için samimi bir işbirliği yapılmalıdır. Annan Planı üzerinde yeniden çalışmak mümkündür. Her iki tarafın da diğerini inkar etmesinin anlamı kalmamıştır. AİHM’nin KKTC’deki taşınmazlar konusundaki kararının işaret ettiği de-facto durum göz ardı edilerek bir çözüme ulaşılamayacağının anlaşılması gerekiyor;

Ekonomik çevreler arasında çok yoğun ve teşvik edici bir işbirliği ile tıpkı AB’nin başlangıç felsefesinde olduğu gibi “karşılıklı bağımlılıklar vasıtası ile barışın tesisi ve ortak çıkarların artırılması” stratejisi uygulamaya konulabilir.

Yunanistan’ın Türkiye için somut ve ulaşılabilir bir tarihte (örneğin 2019 ya da 2023 için) AB’ye katılım hedefi çerçevesinde samimi çabasının Yunanistan’a kaybettireceği hiçbir şey kalmadı ama kazanacağı çok şey var. Böyle bir hedef Türkiye’yi de motive edecek ve Kıbrıs başta olmak üzere sorunlu alanlarda daha cesur davranmasını sağlayacaktır. 1981’de AB’ye giren ve AB’nin kaynaklarından ülkesi için en fazla katkı sağlayan, dahası başta Kıbrıs politikası olmak üzere pek çok dış politika sorununda AB’yi yanına çekmeyi, Kıbrıs Rum Kesimi’ni bütün engellere rağmen AB içine yerleştirmeyi başaran Yunanistan’ın bugünden sonra en önemli kazancı ve güvencesinin Türkiye’nin AB üyeliği olacağını söylemek abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.

Bütün bu değişimin gerçekleşmesi için ortaya vizyon ve kararlılık konulması yetecektir. Psikolojik engeller liderlik ve yaşanan krizle aşılabilir. Yunanistan’ın Türkiye ile olumlu ilişkiler kurma çabaları desteklenen lideri Papandreu ile Türkiye’nin güçlü, Yunanistan ve Kıbrıs konusunda radikal politika değişiklikleri yapabilme iradesi bilinen lideri Başbakan Erdoğan’ın ortak çabasından, iki ülke de, Kıbrıs da, AB de kazançlı çıkar ve hatta bu cesur politika kendilerine “Nobel Barış Ödülü”nü de getirir.

Sayın Erdoğan, Sayın Papandreu; her bir depremin verdiği zarardan çok daha fazla maliyeti karşılıklı tehdide harcamaya ve bazı çevrelerin demokrasiyi de bloke eden düşmanlıklarına artık son verme zamanı gelmedi mi? Bu krizi tarihî bir şansa ve kazanca dönüştürmek sizlerin elinde.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s