Eksen kayması tartışmaları ve kazanılmış Avrupalılık

Avrupa’nın en eski ve saygın kuruluşlarından olan, demokrasi ve özellikle de İnsan Hakları Mahkemesi sayesinde bütün Avrupa’da insan hakları alanında neredeyse tek referans noktası olan Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Meclisi Başkanlığı’nı 25 Ocak’ta yapılan seçimle, bir Türk parlamenter, AK Parti Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu devralıyor.

Hem Türkiye, hem de Sayın Çavuşoğlu’nun bu olağanüstü başarısının, tam da “Türkiye’nin dış politikasında eksen kayması mı oluyor?” tartışmalarının yapıldığı bir dönemde gerçekleşmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Türkiye’nin de kurucu ülkeleri arasında sayıldığı 5 Mayıs 1949’da kurulan ve halen 47 ülkenin üye olduğu Strasbourg’daki Avrupa Konseyi’nin başkanlığının iki yıllığına bir Türk parlamenter tarafından üstlenilmesi Türkiye’nin “Avrupalılığı” konusundaki tartışmalara da yeni bir boyut kazandırıyor. Ülkemizde de Avrupa’da da “Avrupa”yı sadece Avrupa Birliği olarak tanımlama ve AB’den ibaret görme yanlışlığı ve devamında yapılan “Avrupalılık” tartışmaları için bu seçim, içte ve dışta pek çok tezin de gözden geçirilmesini gerektirecek. Sadece devletin değil, toplumun da büyük ölçüde içselleştirdiği, Osmanlı’dan başlayıp Cumhuriyet’te de yoğun biçimde devam eden ısrarlı ve kararlı çabalar ile elde edilen Türkiye’nin “kazanılmış Avrupalılığı”nı* taçlandıran bu gelişme, aslında son on yılda demokrasi ve insan hakları alanında ortaya konulan performansın Avrupa’nın bu konulardaki en üst kurumunda tescili anlamına da geliyor.

terör ve 28 şubat darbesi ipleri koparmıştı

Çavuşoğlu’nun başkanı olduğu kurumun, sadece Avrupa’nın demokrasi ve insan hakları alanında en köklü, en saygın kurumu değil, aynı zamanda 1996’dan 2004’e kadar 8 yıl boyunca Türkiye’yi, ülkedeki yaygın insan hakları ve demokrasi ihlalleri nedeni ile “denetime-izlemeye” alan bir kurum olduğu düşünülünce gelişmenin nasıl bir Türk mucizesi olduğu da kendiliğinden ortaya çıkıyor. AB’nin de insan hakları alanında referans aldığı temel kurum olan Konsey, 2000’de başlayan 2002-2004 arasında herkesi şaşırtan yoğun reform sürecini dikkate alarak Türkiye üzerindeki denetimi kaldırınca, önce AB Komisyonu buna da referans vererek “Türkiye Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirmektedir” görüşünü açıkladı, ardından da Aralık 2004’te AB Konseyi oybirliği, AB Parlamentosu ise 669 parlamenterin 407’sinin oyu ile Türkiye’de insan hakları ve demokrasi alanındaki somut ilerlemeleri dikkate alarak AB ile Türkiye arasında üyelik müzakerelerine başlaması kararı aldı.

Türkiye-AB ilişkilerinin inişli çıkışlı tarihinde en önemli dönüm noktalarının birisi olan Aralık 1997’deki AB Konseyi Lüksemburg Zirvesi’ndeki tartışmalar da bugün gelinen noktayı anlamak bakımından önemli ipuçları veriyor. Zirvede Soğuk Savaş sonrasındaki yeni Avrupalılık heyecanına uygun bir biçimde AB’nin geleceği şekillendirilirken, birliğin genişlemesi, bu stratejinin temeline yerleştirilmişti. 12 aday ülkenin 2004 ve 2007’de AB’ye üye olması hedefi ile ilan edildiği Zirve, Türkiye’yi açık bir biçimde genişleme stratejisinin dışında bırakmıştı. Böylece AB, 1959’da kendisine bir Avrupa ülkesi olarak başvuru yapan, 1963’te Ankara Anlaşması ile ortaklık oluşturduğu, 1987’de tam üyelik başvurusunu görüşmeyi kabul ettiği ve hatta 1995’te Gümrük Birliği tesis ettiği Türkiye’yi aslında iki bloklu sistemin “zorunlu müttefiki” olarak gördüğünü de ortaya koymuş oluyordu. Kuşkusuz Türkiye’nin AB’ye adaylığına ve üyeliğine karşı çıkanlar sadece Türkiye’yi “Avrupalı” görmeyenler değildi. Bilindiği üzere bu konuda iki temel eksen söz konusu: Bunlardan birincisi AB’yi Yunan uygarlığı, Roma hukuku ve Hıristiyan kültürü üzerine kurmayı tasarlayan ve Türkiye’yi kategorik olarak bu projenin dışında görenlerden oluşuyor. Adeta “doğuştan Avrupalılığı” (ki bunun varlığı da ayrıca tartışmalıdır), AB üyesi olmanın şartı olarak gören ve bu çerçevede Soğuk Savaş sonrasında S.Huntington’un tezlerini çağrıştıran Avrupalı muhafazakârların bu tavrı, Türkiye’nin AB üyeliği için çabalarını da anlamsız kılıyor. Zira bu yaklaşım esas alınırsa, Türkiye dinini-kültürünü-tarihini değiştiremeyeceğine göre, ne yaparsa yapsın topluluğun “doğal” yapısına uyumsuz görünüyor. Tabii ki Türkiye’nin AB için bugün de gelecekte de çok yönü ile önemli bir ülke olduğunu kimse reddetmiyor, ama bunun için de üyelik dışı yakın ilişki biçimleri (örneğin “ayrıcalıklı ortaklık”) geliştirilmesi öneriliyor. İkinci grup ise, AB’nin bir din-kültür-tarih birliği değil, “ilkeler birliği” olduğunu ifade ediyor ve adaylığın/üyeliğin Türkiye’nin performansına yani kendisini ilkeler çerçevesinde “Avrupalılaştırmasına” bağlı olduğunu ifade ediyor. Böylece “Avrupalılığın” doğuştan bir kimlik değil, ilkelere dayandığını ve “kazanılabilecek” bir süreç olduğu ifade edilebilir. Aslında son yüz yıllık tarihe yakından bakıldığında, neredeyse bütün AB ülkelerinin de bugün Avrupalılık denilen bu “olumlu” kimlikten ne kadar uzakta oldukları açık biçimde fark edilebilir. Demokrasi ve insan hakları temelindeki değerleri, ilkeleri ön plana çıkaran ve kültürel ırkçılığı reddeden yaklaşımlar, doğal olarak AB içinde Türkiye’ye de yer verebiliyor.

1997’de Lüksemburg’da hem kültürel karşıtlık hem de insan hakları ve demokrasi alanındaki eksiklikleri dile getirenler ortak bir yerde buluştular ve Türkiye sürecin dışına itildi. Hiç kuşku yok ki Türkiye’nin reddinde “Avrupalılık” yaklaşımı daha çok rol oynamıştı, ama aynı dönemin ayrılıkçı terör ve onunla bağlantılı uygulamalar ile post-modern darbe, (28 Şubat) sürecinin yaşandığı bir dönem olduğu da unutulmamalıdır. Zaten 1996’da Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi denetime alma kararı da bir tesadüf değildi. Ama Türkiye’de daha demokratik bir ülke isteyenlerin asıl itirazı eksikliklerimize değil, AB’nin bu konuda oynayabileceği rolü üzerinden atma çabasınaydı. AB’nin tıpkı daha önce Yunanistan, İspanya ve Portekiz’e 1997’de de Doğu Bloku ülkelerine yönelik “AB aracılığı ile demokrasi ve insan haklarını geliştirme yaklaşımı” sadece Türkiye’den esirgenmişti.

iç siyasetteki engellemelere rağmen

1997 Zirvesi’nde Türkiye reddedilirken AB Dönem Başkanı ve Lüksemburg Başbakanı C.Juncer’in “Biz işkenceci bir devletle müzakere yapamayız.” sözleri çok yankı yapmıştı. Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin kopma noktasına geldiği o günlerde Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinde yayınlanan bir karikatür çok çarpıcıydı. Karikatürde bir odada oturan ve Lüksemburg Kararları’nı alan 15 ülke temsilcisine bağırıp çağıran bir Türk resmediliyordu. Ama resimdeki Türk’ün ayağında dev bir pranga bağlanmış, üzerine de “işkence” yazılmıştı. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de bünyesinde yer aldığı Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi başkanlığına işte 1997’deki bu resimden kendini kurtarmış bir Türkiye seçiliyor. Türkiye, iç iktidar paylaşımından kaynaklanan bütün engellemelere rağmen kararlı bir biçimde demokrasiye ve insan haklarına doğru yürüyor. Türklerin hak edilmiş-kazanılmış Avrupalılığı AB için çizilen bütün kültürcü senaryolara rağmen engellenemeyecek biçimde kendine yer ediniyor. Yeni süreç hem Türkiye’de gerçek bir demokrasi ve insan hakları ortamının yaratılması hem de Avrupa’nın kültürel çeşitliliğe daha çok saygı göstermesi ve muhafazakâr kalıplardan kurtulması için iyi bir zemin sunuyor. Bu arada bir kez daha görüyoruz ki Türkiye’nin çabaları sonuç veriyor ve en başta kendi vatandaşlarına katkı sağlıyor. Altmış yıllık tarihinde ilk kez bir Türk’ü başkan seçen Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki bu gelişme ortadayken, Türkiye’nin Batılı-Avrupalı ekseninden kaymasından söz etmek daha da anlamsızlaşıyor. Aslında kayan, deformasyona uğrayan bir şey tabii ki var: Türkiye’deki ve Avrupa’daki iktidar yapılanmaları ve dogmalar.

(*) Bu konuda Bkz.: M.Murat Erdoğan: “Kazanılmış Avrupalılık ve AB İlerleme Raporu” Zaman-20 Ekim 2009, M. Murat Erdoğan: “Earned Europeanness”: Turkey and Diaspora Turks in Europe” in American Journal of Islamic Social Sciences (AJISS), 26-4, 2009, pp.136-146.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s