‘Kazanılmış Avrupalılık’ ve AB İlerleme Raporu

Mitolojideki prenses “Europa”nın Zeus tarafından kaçırılışı, Avrupa kimliğinin oluşumundaki ilk adımlardan birisi olarak bilinir ama aradan geçen binyıllarda Avrupa kimliği konusunda yapılan tartışmalar hiç bitmedi, bugün de devam ediyor. Bu konudaki tartışmaların -hem içerik hem de sınırları bakımından- vazgeçilmezi ise çoğunlukla Türkler oldu.

Her ne kadar Avrupalı güçlerin Ruslara karşı Osmanlı ile birlikte kazandıkları Kırım Savaşı sonrasında yapılan Paris Antlaşması (25 Şubat 1856) Osmanlı Devleti’ni bir “Avrupalı devlet” olarak tanımlasa da, genelde Türklerin Avrupalılığı özellikle üçüncü bir “düşmana” karşı ittifak ihtiyaçlarının canlı olduğu dönemlerde görüldü. Güvenlik kaygılarının ön planda olmadığı dönemlerde ise Türkler, Avrupa kimliğinin en popüler “ötekisi” olarak görüldü. Bu durum Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet yıllarında Türklerin Batılılaşma ve Avrupalılaşma tercihi ve kararlılığı ile biraz karmaşık bir hal alsa da Türkiye, Avrupalılarca çoğunlukla Avrupalı kurum ve kuralları ithal etmeye çalışan, ama Avrupalı olmayan Doğulu-Müslüman ülke olarak görüldü.

2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da “karşılıklı bağımlılıklar yaratma” yolu ile sürdürülebilir barış ve kalkınmanın sağlanması için ortaya çıkan ve zamanla başarısını da kanıtlayan AB (öncesinde AET ve AT) Avrupalılığın bir çekim merkezi olmasında son derece önemli bir rol oynadı. Avrupa’da pek çok kurum olmasına rağmen, “Avrupalı olmak” ile AB üyesi olmak neredeyse aynı şey olarak anlaşılmaya başlandı. AET’yi kuran Roma Antlaşması’nın imzalanmasından 2 yıl sonra 1959’da AET’ye üstelik de “Avrupalı bir devlet” olarak başvuran Türkiye’nin başvuruda bulunup bulunmayacağı bile tartışmalıydı. Soğuk Savaş dönemi koşullarının büyük katkısı ile başvurusu kabul edilen Türkiye için AET’nin taşıdığı kimlik değer, en önemli hususlardan birisiydi.

Bugün nasıl bir AB istenildiğine dair görüşler Türkiye’nin de yerini belirliyor. Kültür-din eksenli Avrupacılar için Türkiye en fazla “partner” olabilir. Daha güçlü ve iddialı bir Avrupa’yı ilkeler çerçevesinde kurmaya çalışanların Avrupa’sında ise Türkiye’ye orta ya da uzun vadede yer vardır. Çünkü Avrupa’yı bir ilkeler, kriterler bütünü olarak gören Türkiye, “Avrupalı doğmasa” da “Avrupalı olma” konusunda çaba içindedir. Yani Avrupa’daki kafa karışıklığını yaratanın büyük ölçüde Türklerin çabası olduğunu teslim etmek gerekiyor. Yani Türkler “biz Avrupalı değiliz” derse, Avrupalıların “olmaz, siz bir Alman, bir İsveçli, bir Portekizli kadar Avrupalısınız” demeyeceğini biliyoruz. İşte tam da bundan dolayı Türklerin Avrupalılığının özel bir temeli olduğunu ve bunun “doğuştan” ya da “kendiliğinden” değil, “kazanılmış Avrupalılık” olduğunu söylemek gerekiyor. [1] Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet ve toplum bazında genelde Batılı, özelde Avrupalı olma konusundaki kararlılık, çaba ve mücadele, neredeyse zaman zaman “Avrupalılara rağmen Avrupalı” olma hırsı, son derece özel bir durumdur ve Avrupalılık kimliği bütün (iç ve dış) itiraz ve reddiyelere rağmen Türkler tarafından artık hak edilmiş, “kazanılmıştır”. Burada en önemli husus şudur: Türkiye’de sadece devlet kendini Avrupalı olarak nitelemiyor, bu kimlik artık sıradan vatandaşın da, toplumun da içselleştirdiği bir değer. Dışişleri Bakanı A.Davutoğlu’nun “Biz Avrupalılar…” diye başlayan ve artık hiç garipsenmeyen sözlerinden belki de daha çarpıcı olanı, sokaktaki Türklerin kendilerini (AB üyeliği konusundaki tartışmaların yarattığı burukluğa rağmen) “Avrupalı” olarak tanımlamaları, tersini adeta bir hakaret olarak görmeleridir.

AB BASKISI, MODERNLEŞME GAYRETLERİNİ GÖLGELEMEMELİ

Burada “doğru” olan ya da “saygıya değer” olanın “Avrupalı doğmak” mı, “Avrupalı olmak mı?” ya da başka bir kavramla “doğuştan Avrupalı olmak mı”, “kazanılmış (hak edilmiş) bir Avrupalılık” mı olduğuna dair tartışmak çok anlamlı olmayabilir. Ancak öncelikle ne olduğumuza ya da olmadığımıza dair bir yüzleşmeye ihtiyaç var, ardından da sahip olduğumuzun değerini anlamaya ve takdir etmeye. Türkler, Osmanlı’dan günümüze, son dönemde de Kopenhag Kriterleri ile gerçekleştirdiği reformlarla bir hedef ve iddia ortaya koyuyor. Ortaya konulan genel hedef, bizim hedefimiz, özel yollar ve düzenlemelerin takvimi ise bazen “dışarıdan” geliyor. Bu bağlamda “keşke onlar istemeden biz iç dinamiklerimizle yapsak” türü yaklaşımın da anlamı kalmıyor. Çünkü bu ülke kendini medeni, demokratik, insan haklarına saygılı, çok kültürlü ve dünyanın en “akredite” medeniyet projelerinden birinin parçası olarak görmek istemese, dışarıdan kimse “baskı” da yapmayacak, itiraz da etmeyecek. Osmanlı Devleti’nin son döneminde ülkede yaşayan azınlıklara sahip çıkan ve parçalanan Osmanlı’da kendine avantajlar sağlamak amacıyla baskılar yapan Avrupalı güçler tabii ki vardı. Bunun yarattığı şüphecilik de anlaşılabilir. Ama bu durum, Osmanlı ve Cumhuriyet’teki ilerleme, modernleşme gayretlerinin genel hedefini gölgeleyemez. Atatürk dönemi de dahil olmak üzere Türkiye’nin bütün reform sürecinde dış dinamikler önemli rol oynadılar, ama dış dinamik ancak iç ihtiyaçlarla ve dinamiklerle uzlaştıkça etki sağlayabiliyor. Somutlaştıralım; Türkiye AET’ye başvururken pek çok iç ve dış dinamik göz önüne alındı ama eğer bu başvuru yapılmasaydı “lütfen gelin, biz sizin gibi bir Avrupalı devletin de içimizde olmasını istiyoruz” denilir miydi acaba? Ya da şimdi Türkiye “biz ayrıcalıklı ortaklığı kabul ediyoruz, ilişkilerimizi bundan sonra bu çerçevede sürdürelim” derse Avrupa’dan ciddi bir itiraz gelir mi? Ama Türkiye bazen hatalar, gevşemeler ya da sıklıkla yaşadığımız gibi iç politikadaki güç mücadelelerinde yaşanan sorunlardan kaynaklanan kesintilere rağmen AB’yi hem de oybirliği ile üyelik müzakereleri yapmaya ikna edebilmiştir. Sancılı süreç rahatsız edicidir ama işin doğası bunu gerektiriyor. Çünkü Türkiye “Avrupalılığı” kazanma, hak etme mücadelesi veriyor.

AB Komisyonu tarafından Türkiye için hazırlanan 12. İlerleme Raporu’na (2009) bu çerçeveden bakmakta da fayda var. AB, kendisine üye olmak isteyen ülkelere Kopenhag Kriterleri ile çerçevesi çizilen alanlarda yapılması gerekenleri Katılım Ortaklığı Belgesi ile sunuyor, o ülke de Ulusal Program’ı ile bu konuda neleri hangi takvim çerçevesinde yapacağını deklare ediyor. AB daha sonrasında taahhüt edilenlerle yapılanlar arasındaki ilişkileri raporluyor. Rapor ne kadar hacimliyse, o kadar sorun alanı olduğu da ortaya çıkıyor. Türkiye için hazırlanan ilerleme raporları düzenli bir biçimde kısalıyor, içerik olarak da hafifliyor. İşkenceci, demokrasinin vesayet altında olduğu, askerler tarafından yönetilen, içte kendisiyle çatışan, dışta da bütün komşuları ile sorun içinde olan, hukuksuzluğun egemen olduğu bir ülke görüntüsü hızla değişiyor. 2009 Raporu, Türkiye’de “güçlü milletten müteşekkil güçlü devlet” isteyenlerin genelde rahatsız olmayacağı bir içerik taşıyor. Unutmamak gerekir ki, Türkiye’de son on yılda AB sürecinde yapılan reform çalışmalarının temel unsuru yetkilerin ve hakların “devletten alınıp millete aktarılması” sürecidir. Bu “millet”, Türk milletidir!.. Yani Türkiye’den istenen, Türkler için devlet ile vatandaş arasındaki yetki devridir, yoksa Avrupalılara bir yetki aktarılmıyor. Yönetici elitin elinde tuttuğu, hatta çoğunlukla silahla gasp ettiği yetkiler ve haklar, bu reformlarla asıl sahibine dönüyor. Devleti mutlak ve itaat edilmesi gereken bir Leviathan olarak gören T.Hobbes’çu yaklaşımdan uzaklaşılıyor; J.Locke’un millete hizmetle yükümlü devlet modeli zihinlerde ve kurumlarda daha çok yerleşiyor. Türkiye’nin AB üyesi olmasına yönelik çabalar, demokrasi inancı zaten neredeyse hiç oturmamış, devletin bütün imkânlarını hoyratça kullanabilen klasik yönetici elit bakımından ciddi bir iktidar erozyonu sağlıyor ve AB ile yakınlaşmaya da ciddi itirazlar buradan geliyor. Türkiye’de demokrasiye ve millet iradesine inancı olanların, Kıbrıs konusu hariç, son raporda dile getirilen eleştirileri haksız görmesi neredeyse mümkün değil. Bu durum ilişkiler nereye evrilirse evrilsin, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin yarattığı kazanımın katkısını görmek bakımından da son derece önemli. Ancak Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve müreffeh bir toplum yaratılmasına yönelik bu yol haritasının işlerlik kazanması sadece AB baskısı ile açıklanamaz, bu “Avrupalı” olmayı hedefleyen bir zihniyetin başarısıdır.

SON RAPORUN TESCİL ETTİĞİ GERÇEK

AB Komisyonu’nca hazırlanan 2009 İlerleme Raporu’nun Türkiye bakımından bütün zamanların en olumlu-doğru, hatta AB Konseyi’ndeki tavır dikkate alındığında O.Rehn’in koltuğunu etkileyecek bir “cesaret” içerdiği de söylenebilir. Ancak bu rapora özellikle üç konuda itiraz etmek de gerekiyor: Birincisi Kıbrıs konusunda, Güney Kıbrıs’ın ve Yunanistan’ın etkisi ile ortaya konulan çözümsüzlüğün yükünün Türkiye’nin sırtına bindirilmesi haksızlıktır. Türkiye’nin 2002’ye kadar Kıbrıs politikasında son derece önemli hataları olsa da, mevcut durumdan sadece Türkiye’nin sorumlu tutulması hem büyük bir haksızlık hem de çözüm sürecini sadece Rumların maksimalist taleplerinin yerine getirilmesine bağlanması nedeni ile başarısızlığa mahkûmdur. AB’nin kendisinin de makul çözümler üretmesi gerekiyor. İkinci eleştirilecek konu Fransa ve Avusturya’nın öncülüğünde bloke edilen ve üyelik için son derece kritik önemleri olan müzakere başlıkları konusundaki haksızlığın dile getirilmemesi, bunun Türkiye’nin (Kıbrıs politikası da dahil) motivasyonuna olumsuz etkisinin dile getirilmemesidir. Üçüncüsü ise artık gerçekten kanayan bir yara haline gelen ve AB’nin bütün mantığına ve yapılan anlaşmalara açıkça aykırı olan hukuksuz vize uygulamalarının görmezlikten gelinmesidir.

Son ilerleme raporuna farklı yönlerinden bakmak tabii ki mümkün. Ancak esas olan, Türkiye’nin “AB potasına” asla geri çevrilemeyecek biçimde girdiğinin bir kez daha tescil edilmesidir. Avrupalıların Türklerden daha fazla Türkiye’nin AB üyesi olacağına dair inancı da bunun bir göstergesi. Avrupalılar, bunu zamana nasıl yayacaklarının arayışında. Türkiye ise hedefe kilitlendikçe, konuya devlet değil, millet odaklı yaklaştıkça hem itirazlar tek tek eriyor hem de yapılanlar Türk milletine katkı sağlıyor. 2009 İlerleme Raporu “Kazanılmış Avrupalılık” yolunda AB’nin Türkiye’ye yeni bir onay adımı olarak okunmalı.

[1] Bu kavramlaştırma konusunda daha ayrıntılı bir değerlendirme için: M.Murat Erdoğan, “Earned Europeanness”: Turkey and Diaspora Turks in Europe” in American Journal of Islamic Social Sciences (AJISS), 26-4, 2009, pp. 136-146.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s